AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap



Legend Of Magic'e hoşgeldiniz! Sizleri aramızda görmekten çok memnunuz. Sitemiz bilindiği gibi bir rol oyunu sitesidir. Karakterinizi yaratmanızın ardından aramızda rol oyunu yapabilirsiniz. Sitemizin kurgusu ve sistemleri tarafımızca hazırlanmıştır. Her türlü sorununuzda bize ulaşmanız ve eğlenceli dakikalar geçirmeniz dileği ile.

LoM Yönetimi Sihirli Günler Diler.





















00 | 00 | 00 | 00





Paylaş | 
 

 "Sihrin Ötesi"

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Jóna J. Pétur
Biçim Değiştirme Profesörü
Biçim Değiştirme Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/11/10

MesajKonu: "Sihrin Ötesi"   Salı Kas. 30, 2010 1:58 am

Aynanın karşısında saçlarını bir yapıyor, bir bozuyordu. Güzel olmak önemliydi onun için evet, ama kimi zaman –örneğin Ruidoso’yla yakın duracakları günlerde- daha çok özen gösteriyordu kendisine. Bunun nedeninin sadece iyi bir izlenim bırakmak için olduğu konusunda ikna etmeye çalışmıştı kendisini defalarca, Ruidoso de’Maréa onu işe alan adamdı çünkü. Fakat bunun üzerinden yıllar geçmişti ve Jóna resmiyeti koruyamaz olmuştu artık. Resmiyetle birlikte taviz vermez duruşu da gidivermişti işte. Her geçen gün biraz daha yumuşamış, biraz daha sokmuştu onu hayatına ve iki yılın sonunda “dost” sıfatını yakıştırmışlardı birbirlerine. Oysa Jóna hoşlanmıyordu bu sıfattan. O daha özel olmak istiyordu Ruidoso için, daha derine işlemek, gidebileceği en derin noktaya gitmek istiyordu.

Çok defa dilinin ucuna gelen cümleleri yutmuştu. Hislerini kestiremediği bu adamın hayatından çıkacağından korkarak susmayı tercih etmişti. Bir de kendisini böylesine aciz gösterecek bir zaafı dillendirmek istemiyordu tabi. Kendi kendisine itiraf etmesi bile öyle uzun sürmüştü ki… Ama ona itiraf etmeyecekti asla. Söz vermişti, ne olursa olsun aşkı kendisinde kalacaktı ve olur ki Ruidoso bir gün ilgilendiğini belirtirse o zaman biriktirdiklerini dökecekti bir bir. Acizliğinin bir önemi kalmayacaktı o gün, sevdiği adam da onu seviyorsa şayet, kendisinden ödün verebilirdi.

Düşünceli düşünceli iri dalgalar halinde omuzlarına dökülen saçlarını yokladı. Telkine ihtiyacı vardı ve bunu verebilecek tek kişi kendisiydi o an. “İyi görünüyorum, kesinlikle iyi görünüyorum” Aynaya doğru eğilmiş, yakından inceliyordu yüzünü. Gözleri iri iri açılmış, biraz şaşkınca görünüyordu. Endişeli göründüğünü düşündü ve böyle görünmek istemiyordu. Her zamanki gibi kendinden emin duruşunu kazanmak amacıyla doğruldu ve omuzlarını dikleştirdi. Aynası muzipçe mırıldandı “İşte böyle güzelim, dik omuzlar her kapıyı açar!”. Gönülsüzce sırıttı Jóna, “Öyle mi dersin? İki yıldır omuzlarım dik ve ulaşmak istediğim yerde değilim hala. Şimdi yine ‘dostça’ bir sohbete katlanmak zorundayım. Ve bundan hoşlanmıyorum.” Cevap olarak sinsice kıkırdayan ayna pek de moral vermiş sayılmazdı, üstelik iyi bir arkadaş da değildi. Yine de evinde kendisinden başka bir ses duymaktan hoşlanıyordu. İzlanda’dan ayrılıp İngiltere’ye yerleştiğinden beri yalnız hissediyordu kendisini. Evet, hiçbir zaman çok sosyal olmamıştı ama en azından orada alıştığı bir düzeni vardı. İngiltere’de sıfırdan başlayan hayatı zorlamıştı onu. Ta ki Ruidoso gibi birkaç yakın arkadaş edinene kadar. “Ruidoso…” iç geçirdi sükunetle. Zihni dönüp dolaşıp onda kilitleniyordu sanki. En ilgisiz konular bile Ruidoso’ya çıkıyordu ve bunun için bir çözümü yoktu. En kadim büyücülerin bile “Sihrin ötesi” dedikleri hastalığa tutulmuştu, tek umuduysa zamanın çare olmasını beklemekti.

Zaman… Duvardaki saate döndü panikle. Geç kalıyordu. Bacaklarına dolanan Sam’i hafifçe kenara itip zarifçe döndü parmak uçlarında ve bir an sonra Üç Süpürge’nin rüzgarla sallanan tabelasının altında açtı gözlerini. Londra’da olmayan şiddetli bir rüzgar köyün toprak yollarından toz bulutları kaldırıyordu. Jóna gözlerini kısıp şöyle bir baktı etrafına ve içeriye girdi çabucak. Kapıyı açtığında sallanan zilden çıkan ses içerideki kalabalığın uğultusunda duyulmamıştı bile. Neredeyse boş yer yok gibiydi ve hiç kimse de içeriye yeni birisinin girdiğini fark etmemişti. Az önce rüzgar yüzünden kayan cüppesini camdaki yansımasına bakarak düzeltip masaları taramaya başladı hızlıca. Ruidoso gelmiş olmalıydı, hep vaktinden önce gelirdi ve bu defa buluşmayı teklif eden de oydu üstelik. Bir an sonra görmeyi beklediği gibi köşedeki bir masada buldu onu. Dudakları küçük bir tebessümle kıvrılmıştı ister istemez. Uzun adımlarla yürüdü ona doğru ve teklifsizce oturdu karşısındaki sandalyeye. “Selam! Nasılsın? Çok bekletmemişimdir herhalde, nereden baksan on dakika var bana verdiğin saate. Çok erken gelmişsin bu defa. Bir sorun mu var?” Bir solukta söyleyivermişti hepsini. Evdeki umutsuz halinden eser yoktu şimdi. Hep böyle oluyordu zaten, Ruidoso’yu gördüğünde tüm endişeleri gidiveriyordu birden bire. Tebessümü biraz daha yayıldı yüzüne ve gözlerinde müşfik bir ifadeyle eğildi ona doğru.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ruidoso de'Maréa
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 153
Kayıt tarihi : 13/11/10

MesajKonu: Geri: "Sihrin Ötesi"   C.tesi Ara. 04, 2010 8:20 pm

1947 yazı

La Ville Noire/ Fransa

Güneşin ışıklarıyla birlikte göz kapakları aralanmış ve siyah göz bebekleri ortaya çıkmıştı. Başını gömülü olduğu yastıktan hafifçe doğrulturken gözleri pencereden dışarıya doğru kaydı. Yeşilin değişik tonlarında yapraklarıyla ağaçlar açık pencereden hafif bir rüzgârla burnuna dolan o güzel koku. Gerçekten muhteşem, adeta cennet gibi bir görüntüydü. Her bir karesini kendisi hiçbir yardım almadan yapmıştı. Günlerce uğraşmıştı ve işte sonuç muhteşemdi. Sonra gözleri bahçenin ortasında duran kadına takıldı. Gür saçlarını her zamanki gibi topuz yapmıştı. Mavi süssüz ince şalın altında bej rengi elbisesi görünüyordu. Geçen yıllara rağmen fiziği mükemmelliğini ve yüzü güzelliğini korumuştu. Ama o donuk bakışları onun için bütün yaptıklarının boş olduğunu gösteriyordu. “Oh! Mère… Etrafına ördüğün o duvarlar arkasında neler yaşadığını bir bilsem…” Gözlerinden süzülmeye başlayan yaşların yanaklarını ıslatmasına fırsat vermeden onları sildi ve toparlandı. Hayır, bugüne kadar hiç güçsüz olmamıştı ve bugünden sonra da böyle olacaktı. Kendine sürekli söylediği gibi omuzlarının düştüğü gün öldüğü gün olmalıydı. Aksine dayanamazdı. Ona, sevgili annesine yardım edebilmenin bir yolunu bulacaktı. Sonra da onunla birlikte bu güzel bahçeyi gezeceklerdi. Aşağıya yanına cisimlenip yavaşça ona sarılarak yanağına bir öpücük kondurdu. Bir taraftan da kokusunu içine çekmişti. “Bonjour Matmazel… Comment Ça va?” Neşeli çıkan sesi sorusunun cevapsız kalmasıyla yerini huzursuz bir soğukluğa bıraktı. Sıkkın olduğunda hep yaptığı gibi parmaklarını kütleterek yanındaki boş koltuğa oturdu. Çok geçmeden eve annesiyle ilgilenmesi için aldığı hizmetçi göründü. Düzgün fizikli sarışın genç bir kızdı. Elinde gümüş bir tepsi vardı. Tepside her zamanki yiyecekler bir de bir iksir şişesi vardı.

“Teşekkürler Laurana… Başka bir şey yoksa gidebilirsin.” Kızın arkasını dönüp gitmesini bekliyordu, zira genelde başka bir şey olmazdı. Ancak kız iç gömleğinden sararmış bir zarf çıkardı. Bir mektup… Muhtemelen gezdiği yerlerde etkilediği kızlardan birinden geliyordu. Onlardan ayrıldıktan sonra sanki cevap verecekmiş gibi adresini verirdi bazen. Ancak hizmetçinin sonraki sözleri bu savını çürüttü. “Bir baykuşun cama tıklattığını gördüm. Camı açmak için gittiğimde baykuş yok olmuştu ve yerinde bu vardı. “ Bir büyücüden gelmişti demek. Burada geçirdiği günlerde büyücülerin o hırs dolu dünyasından uzaklaşmayı yeğlediği için yerini gizlemişti. Sadece hayatına kadar her şeyini bilen kadim dostuna vermişti o da sadece önemli bir konuda ulaşması için. Gözleri kısıldı. Ne olabilirdi ki? “Mektubu bırak ve git. Annemle ben ilgilenirim.” Laurana hafifçe diz kırıp oradan ayrılırken Ruidoso telaşla mektubu açtı. Hala hatırladığı o okunamayacak derecede birbirine girmiş harflerden oluşan yazıyı tanımakta güçlük çekmedi. Mektupta yazanlar tahmin ettiği gibi bir tehlikeye işaret ediyordu. Birkaç kez dikkatle okuduktan sonra mektubu katlayıp cebine koyarken elleri titriyordu. Yazanlar onu ürkütmüştü doğrusu. “Anlaşılan anneciğim bu yaz seni erken terketmek zorundayım.” Sözleri söylerken annesi yıllardır yapmadığı şeyi yaparak aniden Ruidoso’yu bileklerinden tuttu. Rui biraz şaşkınlık biraz da elinin sarsılmasıyla reçeli yere dökmüştü. Gözleri bir an yere kaydı. Reçel yerde adeta bir kan kütlesi gibi duruyordu. “Mére?” Gözlerine ilk defa baktığında akının elektrik mavisi bir renge büründüğünü gördü. Gözleri adeta parlıyordu ve ufuktaki bir noktaya dikilmişti. Sonra kendisini tutan elleri titremeye başlamıştı. Ne olduğunu biliyordu ama ilk defa karşı karşıya kalıyordu. Annesi konuşmaya başladığında ilk olarak Ruidoso’nun kulağına fısıldayarak söylemişti. Ancak sonra titremesi artarak kendinden geçmiş sözlerinin son üç cümlesini adeta haykırdı.

“...
GEÇMİŞTEN GELEN GELECEK ÜZERİNDE HAK İDDİA EDECEK
KARANLIKLARDA SAKLANAN GİZLER ORTAYA ÇIKACAK
SAVAŞ SONA ERDİĞİNDE DÜNYAYI BEKLEYEN TEK ŞEY
ÖLÜM OLACAK!”

Sözleri vurgulamak için ilahi bir kudretin işareti midir bilinmez annesi bu son kehanetinin ardından ölmüştü.

Üç Gün Sonra

Angers Şatosu/ Fransa

“Adieu La ville noire…” Angers şatosu surlarından ayaklarının altındaki şehre bakarak söylemişti bu sözleri. Şehri bölen Maine Nehri’nin tıpkı bir Fransız leydisi gibi süzüle süzüle ilerleyişini izlerken bakışları yavaşça önündeki küpe gitti. Sessizce büyü sözlerini fısıldadığında küpün içerinden kara bir kül bulutu yükselerek nehre doğru uçmaya başladı. Asasıyla her bir taneyi yönlendirerek nehre doğru uçurdu. Bölgedeki bazı mugglelar şaşkınca küllerden kaçarak yol açınca kolayca nehre ulaştılar ve suyun üzerine bırakıldılar. Ufuktan keskin gözlerle bunu izleyen Ruidoso dudaklarını aralarken ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Adieu Mére… Tıpkı bu nehir gibi sonsuz okyanuslara aksın ruhun.” Kafasını toparlamak için bakışlarını çevirdiğinde gözünün önüne gelen muggle Katedralinin görkemli görüntüsü idi. İmanlı biri değildi ancak kiliselerin görkemi altında insan kendisini değersiz ve aciz hissettiriyordu. Güzel olan her şeyi seven birçok Fransız gibi o katedrale de hayranlık duyuyordu. Şimdi bütün bunları son görüşüydü. Mezun olup profesör olduktan sonra öğrendiği annesinin hastalık haberiyle buraya –bulanık bir kâhin olan annesinin yanına- dönüşünü hatırladı. Hayal meyal hatırladı bu şehri o günlerde yeniden keşfetmişti. Sonraki yıllarını yazları annesinin kafesinde çalışarak ve turistlere rehberlik ederek geçirmişti. Güzel günlerdi, ta ki bir ay önce annesi hayata gözlerini yumana dek. Ölürken bile çok güzel olduğunu hatırladı yüzünde buruk bir gülümsemeyle. Bir erkeğin ilk âşık olduğu kişinin annesi olduğu ve diğer herkeste o kadını aradığını duymuştu. Lucien için de bu böyleydi. Bugüne kadar birçok çiçeği o umutla koklamış ama aradığını hiç bulamamıştı. Onlar sadece makyaj yapmaktan ve popülerlikten hoşlanan tipik kızlardı. Hogwarts’ın büyücü kızları ya da Fransız mugglleları farksızdı bu konuda. Annesi gibi hayatı dolu dolu yaşayan ve ölürken bile gülümseyebilmiş bir kadın belki de asla bir daha gelmeyecekti dünyaya. Omuz silkerek kendini sakinleştirmek için derin bir nefes aldı ve yeni hayatına yol almak için asasını kaldırdı. Annesini öldüren bu kehanet neymiş görecekti bakalım.

Üç Süpürge /Hogsmade

Üç süpürgenin önüne şak sesiyle cisimlendiğinde içgüdüsel olarak kolundaki saate baktı. Tahmin ettiği gibi randevusuna daha yarım saat vardı. Derin bir nefes alarak toprak kokusunu içine çekti. Londra’dan asla eksik olmayan o yağmur gelmeden hemen önce yağmış ve dinmiş olmalıydı. Kim bilir belki de bir zamanlar adı Avalon olan bu gizemli şehre annesinin ölümüne neden olan kehanet çoktan ulaşmıştı. Şehir geçmiş ve gelecek günler için gözyaşı dökmekte olabilir miydi? Esen rüzgâr paltosundan içeri sızarken ürperdiğini hissetti. Ama sebebin sadece soğuk olduğunu hiç sanmıyordu. Allak bullak olan beyninin kurumuş bir sünger gibi olduğunu hissediyordu. Üç süpürgenin kapılarını elleriyle ittirerek açtı ve gözleri boş bir yer aradı. Bu sırada yanına gelen gülümseyen garson ona yardımcı olmasıyla vakit kaybetmeden cam kenarındaki yerine kuruldu. Garsondan bir bir kadeh ateş viskisi istedikten sonra gözleri önünde muhtemelen önceki müşteri tarafından bırakılmış gelecek postasına ilişti. Manşetteki haberi gördüğünde kanının bedeninden çekildiğini hissetti. Dostunun mektubunda hararetle söylediği, annesinin son kehanetiyle vurguladığı tehlike bu olmalıydı. Her şey çoktan başlamıştı. Fransızca bir küfür mırıldanarak gazeteyi kapattı. Bu sırada garson ateşviskisini getirmişti. “Can sıkıcı bir olay efendim.” Dalgın bir şekilde başını sallarken kadehi dikti direk. Sert içki bir anda bedenine dolunca içökiye adını veren o sıcaklık hissi bedenine yayılmıştı. “Bir kadeh daha… Ya da dur şişeyi getir en iyisi. Kafamı toparlamamı anca sağlar.” Garson Rui’nin hep kibar beyefendi halini bildiği için olsa gerek şaşkın görünsede dediğini yapıp içki şişesini masaya bıraktı. Tam her şeyi Fransa’da bırakıp burada kendisini hazır hissettiğini düşünürken bu haberle yeniden karanlığa boğulmuştu. Her akmayan gözyaşı için bir kadeh içiyordu. Davet ettiği kişi gelip masaya oturduğunda iyiden iyiye sarhoş olmuştu. Güzel cadının sözleri üzerine gırtlaktan gelen balgamlı bir kahkaha attı.

“Sorun mu Jóna? Hangisinden başlayayım?”

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Jóna J. Pétur
Biçim Değiştirme Profesörü
Biçim Değiştirme Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/11/10

MesajKonu: Geri: "Sihrin Ötesi"   Paz Ara. 12, 2010 10:44 pm

Arkasına yaslanıp da Ruidoso’yu incelemek için fırsat bulduğunda yanlış bir soru sorduğunu fark etmişti. Anormal derecede parlayan gözleri, hafifçe kızarmış yanakları, konuşurken takındığı tavır ve tuhaf hareketleri bir şeylerin yolunda olmadığını bariz bir şekilde ifade ediyordu. Onu daha önce hiç böylesine aciz ve dağılmış görmemişti. Yıllardır sorunlarla etkin şekilde baş etme konusunda böylesine becerikli olduğunu kanıtlamış bir adam basit bir kasaba barında karşısında iş arkadaşı, önünde neredeyse bitmiş bir içki şişesiyle oldukça tuhaf görünüyordu ve bu görüntü ürkütmüştü Jóna’yı. Aklındaki mükemmel adamı sarsan manzara hiç ama hiç hoşuna gitmemişti. Babasını anımsatıyordu bu görüntü ona. Son derece aciz ve savunmasız, alkolik ve kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen bencil adamı… Alkolün neler kaybettirdiğini biliyordu ve karşısındaki adamın da bunları kaybetmesini istemiyordu. Gençlik, yakışıklılık, zihinsel kıvraklık, sihir gücü, mantık, sağduyu… Hepsi gidiyordu yavaş yavaş ve ölümüne yakın içki içmesinin sebebi olduğunu iddia ettiği çocuk kadar sihirsiz kalıyordu insan. Evet, babası için kofti bir çocuğa sahip olmak ıstıraptı belki ama geride bir çocuğu daha olduğunu unutmasına neden olacak kadar değildi, olmamalıydı. Ailesinde öğrendiği ilk şey olmuştu bu Jóna’nın: ailene bile güvenme, bir gün seni yarı yolda bırakıverirler ve sen sadece arkalarından bakarsın. Kardeşine bu olmuştu çünkü. On bir yaşına gelip de herhangi bir sihir okulundan davet gelmediğinde küçük çocuğun suçu olmuştu bu. Sihir kullanamayacak kadar kabiliyetsiz, yeteneksiz, bir böcek gibi değersiz görünüvermişti herkesin gözüne. Jóna bile utanç duyuyordu öyle bir kardeşe sahip olmaktan, öyle olması gerektiği öğretilmişti çünkü. Fakat büyüdükçe adil olmayan yaklaşımlar gözünü açmasını sağlamıştı, Kofti olmayı Jaréd seçmemişti, bu onun suçu ya da tercihi değildi. Tanrı onun böyle olmasını istemişti ve kabullenmeleri gerekiyordu bunu. Oysa babası aradığı küçük nedeni bulmaktan memnun alkolle tatmin ediyordu kendisini, annesiyse Kofti bir oğul doğurmanın utancıyla insan içine çıkamıyordu. Sanki etraftakilerin düşünceleri çok önemliymiş gibi…

Merak etti ister istemez, acaba Ruidoso’nun sorunu da böylesine basit bir şey miydi? Eğer öyleyse anlayışlı yaklaşmayacaktı Jóna, kendini koyvermek anlayış gerektirmiyordu; ancak acırdı böyle bir durumda. Duygularını ne kadar çok gösterirsen o kadar zayıflarsın mantığı öylesine işlemişti ki içine herhangi bir af göremiyordu onun davranışında. O yüzden umursamaz bir ruh haliyle yaslandı arkasına ve şişeyi çekti Ruidoso’nun önünden.“İçmeyi bırakıp en baştan başlayabilirsin mesela.” Asasını bardağa doğrultup içinde kalan az miktarda alev kırmızısı içkiyi berrak suya çevirdi tembel bir hareketle. Suyun soğukluğuyla kadehte buhar ve küçük damlacıklar belirmişti. “Alkole değil soğuk suya ihtiyacın var senin. Çözüm ateşviskisi değil.” Sesinde belirsiz tutmaya çalıştığı ama saklamakta pek de başarılı olamadığı bir soğukluk vardı. Hayranlık duyduğu adamın nefret ettiği adama bu denli benzediğini görmek sarsıcı olmuştu Jóna için. İçinde iki ayrı canavar çatışıyordu sanki. Bir yanı babasından farklı tek bir yan göremezken, diğer yanı Ruidoso’nun o olmadığını söylüyordu. Her şeyden önce Ruidoso sağduyulu bir adamdı, nerede duracağını bilirdi; en azından Jóna öyle olduğunu umuyordu. Yoksa aklındaki her düşünceyi ve kalbindeki tüm duyguları silmek zorunda kalacaktı ki bu kolay olmazdı. Onları kendine itiraf etmek çok zor olmuştu. Yılların emeğinden vazgeçmek demek olacaktı bu, yılların kalp kırıklığından… Diğer taraftan da Ruidoso’dan vazgeçerse şayet tek bir defa canı acımış olurdu. Onu başkasının yanında görme fikrine tahammül edemiyordu, oysa günün birinde bunun olacağını çok iyi biliyordu.

Aralarındaki anlık sükuneti garsonun ayak sesleri bozdu. Sanki bar sessizleşmiş gibiydi, masalar yarı yarıya boşalmış, dolayısıyla biraz daha sükunet sağlanmıştı. Bu Jóna’nın işine gelirdi, gürültüyü ve kalabalığı sevmezdi o; kendi dünyasında kontrolünü kendi eliyle sağladığı bir yaşamı tercih ederdi. Gözlerini Ruidoso’dan ayırmadan mırıldandı: “Meyankökü şurubu lütfen, vanilyalı olsun.”


_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ruidoso de'Maréa
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 153
Kayıt tarihi : 13/11/10

MesajKonu: Geri: "Sihrin Ötesi"   Çarş. Ara. 15, 2010 11:26 am

“İçmeyi bırakıp en baştan başlayabilirsin mesela.” Bir balgamlı kahkaha daha... Ne kadar baştan başlasaydı acaba? Annesinin şiirsel bir şekilde anlattığı Merlin döneminden mi? Annesini buluşundan mı? Patlamalardan mı? Onu kaybedişinden mi? Küllerini nehre saldığı o andan mı? Konuşmak istediğinde bedenini saran acı bu denli engel olurken ne kadar anlatabilirdi? Onun yerine içki şişesine uzandı parmakları fakat aniden alev kırmızısı sıvı berrak bir su oluvermişti. Nehirler kadar ya da belki de büyüyü yapan cadının kalbi kadar soğuktu. Çünkü başını kaldırdığında asayı tutan Jòna’nın gözlerinde ve açılan dudaklarından çıkan sesinin renginde de aynı ürpertici havayı hissetmişti. “Alkole değil soğuk suya ihtiyacın var senin. Çözüm ateşviskisi değil.” Bu sözlerdeki gariplik o an düşünülmüş sözler gibi durmuyordu. Ağızdan bir çırpıda çıkan ezberlenmiş laflardı bunlar, sanki daha önce birisine defalarca söylenmiş gibi. Sesindeki soğukluk da bu yüzden miydi? Kendisi de babası gibi otoriter tavırlara karşı hep aynı soğukluğu takındığı için bunu tanıyabiliyordu. O kişiye olan nefretinin bir yansıması. Gelen ve tartışmanın ortasında kalmaktan belli bir tedirginlik duyarak yaklaşan garsona karşı sözlerinde bile aynı nefret vardı. Bu yüzden genelde konuşkan olan çocuk bu sefer isteği hızla yerine getirip uzaklaşmayı seçmişti ki Ruidoso ani bir tavırla onu kolundan tuttu. “Bana bir ateş viskisi daha getir. Az önceki sabote edildi de.” Garson oradan ayrılırken şimşekler çakarak bakan bir çift gözle karşı karşıya geldi.

“Buraya bir…” Kadının gözlerinde bir an üzüntü belirdi. Sonra yutkunarak sözlerini sürdürdü. “Bir dostla görüşmeye gelmiştim Bay de’Maréa. Görünüşe göre o burada değil ve sizin de başka bir sıkı dostunuz var. O halde bana burada yer yok.” Önceden olduğu gibi yüzüne karşı sıcak bir gülümseme değil tiksinti dolu bir ifade yayılmıştı. Çantasını toplayıp tek bir kelime daha etmeden gidiyordu ki Ruidoso onun koluna yapıştı aniden ve gitmemesi için çekti. Bir kuyunun dibindeydi ve içkiler yuttuğu sulardı sadece bunu anlamıştı. Bu yüzden midir bilinmez o kadar hızlı çekmişti ki yanından geçip çıkışa yönelmekte olan Jòsa sendeleyerek kucağına düşmüştü. Şaşkın gözlerle kendine bakan cadının hoş parfümünün kokusu burun deliklerini doldurdu. Burnu onunkinin ucuna gelmişti ve hızlı alınan nefesleri yüzüne vuruyordu. Bir an onun dudaklarına yapışmak istedi ve bunu yapacaktı da fakat birden kollarındaki beden değişti ve annesinin resimlerde gördüğü yüzüne dönüştü. Yanlış olduğunu bildiği halde o kadın hayallerini kaç defa böyle süslemişti acaba? Hiç tatmadığı anne sevgisi saplantılı garip bir ilişkiye dönüşmüştü. Resimlerine bakıp oralarda babasının yerine kendisi olsa belki bu kadar mutsuz olmazdı diye düşünmüştü hep ve bu fikir daha sonra onun yerine geçmek isteğine dönüşmüştü. Fakat o sessiz güzel –evet, beyazlayan saçlarına ve kırışıklarına rağmen hala güzeldi.- kendisine bakmamış ve dünyasından ayrılmamıştı. Gözlerinin önündeki görüntü dağılırken, Jòna’nın ona ne kadar benzediğini belki de ilk kez fark ediyordu. Bedeni aniden kasıldı ve başını geri çekti. Refleksle başına yastık yaptığı elini hafifçe ittirerek doğrulmasına yardım etti.

“Tamam… Sanırım gerçek bir dosta daha çok ihtiyacım var.” Bu sırada ikinci bir içki gelmişti. Ruidoso onu aldı ve pencereden dışarı fırlattı. Kırılan cam parçalarının sesini asasından çıkan bir büyü izledi. Garsona dönüp yeniden güldü. “Merak etme iki şişenin de parasını ödeyeceğim. Şimdi sen bana en iyisi bir kahve getir. Ve Jòna, hikayemi anlatacak kadar ayık olana kadar neden sen bana kendinden söz etmiyorsun. Bildiğim kadarıyla bunu pek yapmadık.” Neden bilmiyordu ama önce bir dost sonra da yönetici çalışan ilişkisi halinde geçen yıllardan sonra onu yeniden tanımak istiyordu. Belki de bu sefer ona yeni anlamlar yükleyebilirdi. Zaten biz insanlar birilerinin bize yükledikleri anlamlar olmadan neydik ki?


_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Jóna J. Pétur
Biçim Değiştirme Profesörü
Biçim Değiştirme Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 19
Kayıt tarihi : 21/11/10

MesajKonu: Geri: "Sihrin Ötesi"   Perş. Ara. 16, 2010 2:33 am

Garson giderken ifadesi daha da sertleşmişti. Ruidoso’ya karşı anlayış değil öfke duyumsuyordu, merhamet duyguları ölmüştü sanki. Her dakika daha çok soğurken bakışları ani bir karar verdi. Burada durmasının anlamı yoktu artık. “Buraya bir…” Boğazında oluşan düğüm gözlerine yansımıştı. Parlak mavi gözler titredi hafifçe. Boğazındaki düğümü itmeye çalışarak yutkundu. “Bir dostla görüşmeye gelmiştim Bay de’Maréa. Görünüşe göre o burada değil ve sizin de başka bir sıkı dostunuz var. O halde bana burada yer yok.” Ruidoso’nun sandığından çok daha farklı olduğunu görmek, tüm güvenini sarsmış; canını yakmıştı. Çocukluğunun tüm kötü anılarını yaşıyordu sanki yeniden. Saçı sakala karışmış babası annesiyle şiddetle kavga ederken defalarca seyretmişti onları; seslerini duymamak için kaçmak istemiş ama kaçamamıştı. Kardeşinin canı yanarken izlemek zorunda kalmıştı. Üstelik babasının sevgisi de öfkesinden daha iyi değildi. Severken bile nasıl acıtırdı insan?

Eşyalarını hırsla toplayıp son defa zehir zemberek bir bakış attı ona ve arkasına bakmadan yanından geçti; en azından niyeti buydu. Fakat hiç beklemediği bir çekilme hissiyle sendeleyip kendisini çeken kuvvete doğru düştü. Her şey bir anda olup bitmişti, kendisini Ruidoso’nun kucağında buluverdi birden. Başını kaldırdığında daha önce hiç olmadıkları kadar yakındılar. İri iri açılmış gözlerle baktı onun kara gözlerine. Şaşırmıştı, sarsılmıştı ve bu kadar yakın olmak korkutuyordu Jóna’yı. Öfkesinin geçeceğinden, tepki gösteremeyeceğinden korkuyordu. Bir de aralarında sadece birkaç santim bulunan dudakların birbirine değeceğinden çok korkuyordu. Çünkü o zaman kendisini geriye çekemezdi.

Kendi düşünceleri başını döndürmüştü. Az önceki anlık heyecanın ve düşüncelerinin etkisiyle solukları git gide hızlanırken Ruidoso’nun soluklarının da aynı ölçüde hızlı, yüzüne çarptığını duyumsuyordu. Alkol kokusu genizlerini doldurmuştu fakat tiksindiği bu kokuya rağmen geriye çekilemiyordu. Sanki bağlanmış gibi… Şaşkınlığı yavaş yavaş geçiyor, her dakika biraz daha bırakıyordu kendisini onun kaslı kollarına. Ruidoso’nun da gevşediğini hissediyordu. Gözleri kapanmış, dudakları aralanmıştı üzerine eğilirken. Tam dokunacakken başının altındaki elin baskısını hissederek gerçek dünyaya döndü. İstemeyerek de olsa itaatkar bir tavırla kalktı kucağından. Hala gitmeye meyilliydi, az önce olanları yanlış yorumlamış olduğunu düşünüyor olmalıydı ama ya hala şiddetle çarpan kalbi? O da mı yanlış düşünüyordu? Yine de bir an durup öfkeyle ona baktıktan sonra pes edip eski yerine oturdu. Tüm bu karmaşa da onlara dönmüş olan bar sakinleri yavaş yavaş önlerine dönerken kopan şangırtıyla tüm başlar yine onlara dönmüştü. Beklemediği bu hareketle irkilen Jóna yerinden sıçramıştı. Yalnız değildi neyse ki, herkes yine onların masasına dönmüştü. “Bu kadar fevri olmak zorunda mısın?” sanki koşmuş gibi soluk soluğaydı hala. Garsonun da dudaklarının ucunda benzer itirazlar varmış gibi görünüyordu ama Ruidoso’nun cevabına itiraz edemeyip her zamankinden sert adımlarla bara yönelmişti. Hala tartan bir ifadeyle izliyordu genç adamı. Daha mantıklı görünüyordu şimdi. Bu farkındalığı nasıl sağlamıştı acaba?

Derin bir soluk alıp gözlerine baktı. Ne söylemesi gerektiğinin ikilemini yaşıyordu şimdi. Onun hikayesini baştan dinleyebilmek için kendinden bir şeyler vermesi gerektiğini düşündü. Hafif bir gülümsemeyle kıvrıldı ince dudakları. “Adil bir anlaşma olacak bu ve bir şişe ateşviskisinin etkisinin geçmesi benim yirmi beş yılımı dinlettirir sana sanırım.” Önüne konan meyankökünden küçük bir yudum alıp anlatmaya başladı. “Utançtan insan içine çıkmayan bir anne, alkolik bir baba ve kofti bir kardeşe sahibim.” Onun yüzündeki şaşkın bakışı görünce gülümsedi.“Evet, kardeşimin Kofti olduğunu dosyaya yazmadım, yoksa beni işe almazdın. Yanlış mı düşünüyorum?” Gülümsemesi biraz daha yayıldı yüzüne ve devam etti. “İzlanda’ya gittin mi hiç? Buzulları kadar soğuktur insanları. Benim büyüdüğüm ortam da çok sağlıklı değildi. Annem bir Kofti doğurmuş olmanın utancıyla insan içine çıkamıyordu, babam onu suçluyordu. Evde sürekli kavga vardı, zaman zaman darp vardı. Babamın baskısı yüzünden annemin de büyü gücü zayıflıyordu gün geçtikçe. Asasını kullanmakta güçlük çeker olmuştu. Babam alkole eğimli bir adamdı zaten, kardeşimin Kofti olduğu ortaya çıkınca bu bahaneye dört elle sarılıp alkolle yaşar oldu. Her şeyini kaybetti. İşini, ailesini, ona duyulan sevgiyi, saygıyı, büyü gücünü, en sonunda da ailesini ve yaşamını… Hiç üzülmedim. Kardeşim ya da annem de üzülmedi sanırım. On altımdaydım ben o zamanlar. Gerçek bir babanın ne olduğunu bilmiyorsan eğer eksikliği de çok anlam ifade etmiyor açıkçası. Her neyse, benim evden uzaklaşmak için nedenlerim vardı ama Jaréd’in kaçacak bir yeri yoktu. Muggle’larla beraber okula gidiyordu ama yaşadıkları yüzünden çok hassas ve saldırgandı. Yine de babam yokken daha iyi durumdaydı. Kendine güvenini kazanmaya başladı yavaş yavaş. Annem de babamın ölümünden sonra ne olduğunu yeniden fark etti. Asasını kullanmayı anımsadı ve hayatını yeniden düzenledi. Fakat utancının geçtiğini hiç sanmıyorum. Ben de okula devam ettim, büyüdüm ve İzlanda’dan, anılarımdan kaçmak, yeni bir başlangıç yapmak için İngiltere’ye geldim. Kendimi geliştirdim, biçim değiştirme beni hep büyülemiştir zaten ve sonra dünyanın en iyi büyücülük okuluna başvurdum. Başvurum kabul edildi ve sonrasını biliyorsun zaten.” Arkasına yaslanıp meyankökünden bir yudum daha aldı. Bu sırada Ruidoso’ da kahvesini bitirmişti neredeyse. “Ama konu ben değilim şimdi. Ayıldığına göre seni dinliyorum.” Yüzü hala ciddiydi ama sert değildi bu defa. Bakışlarında şefkat vardı.

_________________


En son Jóna J. Pétur tarafından C.tesi Ara. 18, 2010 2:56 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ruidoso de'Maréa
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 153
Kayıt tarihi : 13/11/10

MesajKonu: Geri: "Sihrin Ötesi"   C.tesi Ara. 18, 2010 2:43 am

“Bu kadar fevri olmak zorunda mısın?” Jòna’nın bu sözleriyle birlikte nihayet yalnız olmadıklarının ayırdına varabilmişti. Her ne kadar aksi gibi görünmeye çalışsa da içtiği büyücüler arasında bilinen en sert içkiydi. Kafasını çevirdiği insanlar hafif hafif dönüyordu gözlerinin önünde ve başını ne kadar hızlı çevirirse o kadar başı ağrıyordu. Kendisine bakan yüzler gözlerinin önünde dönmeye başlamıştı. Kimi şaşkın, kimi kızgın kimi tiksinti doluydu. Aralarından birkaçında da alaylı bir gülümseme vardı. Yaşlı bir adamın bastonuyla kendisini gösterdiğini gördü gözüne gelen görüntüler arasında, adam arkasından Ruidoso’yu şaşırtacak bir laf etmişti. “Gençlik ateşi işte... Sevgilisi için neler yapıyor.” Sevgili… Eh az önceki o yakınlaşmaları, içki konusundaki kavgaları ve az önce yaptığı abartılı jesti düşünürse öyle görünmediklerini söyleyemezdi. Neyse ki adam bunu mırıldanarak söylemişti ve sadece Ruidoso duyabilmişti. Yaşlı adama ters bir bakış atacaktı ki elinde koca bir fincan kahveyle garson göründü. Kahveyi masaya koyarken kulağına eğildi. “İçerisine özel bir karışım da kattım efendim. Daha çabuk kendinize gelmeniz için.” Anlaşılan bir rezilliğe daha tahammülü yok gibi görünüyordu. Gülümseyip başını sallamakla yetindi ve kahvesinden ilk yudumlarını aldı. Bu sırada Jòna hayatını anlatmaya başlamıştı. Ruidoso insanların hayatlarını hep merak ederdi. Dünyadaki her bir yüzün ayrı ayrı hikâyesi vardı ve bunların her biri birbirinin içine geçmiş haldeydi. Onların deneyimleri kendi yaşamında da işe yaradığı gibi çevresi üzerinde tam bir kontrolü de sağlıyordu. Babası gibi yaşamının iplerini ellerinde tutmayı severdi ki bu yüzden birilerinin sır saklamasından nefret ederdi. Zeki cadının itirafla başlayan konuşması bu yüzden gözlerinin kısılmasına sebep olmuştu ki bunu gören Jòna açıklamayı yapıştırmıştı. “Evet, kardeşimin Kofti olduğunu dosyaya yazmadım, yoksa beni işe almazdın. Yanlış mı düşünüyorum?” Hiçbir şey söylemeden omuz silkti sadece. Okulun belli prosedürleri vardı ve sahtekârlara tahammül edilmezdi. Hele ki bugünün karışık ortamında buna azami dikkat gösterilmeliydi. Karşısındaki cadıya gelince biçim değiştirme konusundaki yetenekleri öylesine güçlüydü ki böyle bir olasılık aklına bile gelmemişti. Eh şu anda öğrenmesi de pek bir şeyi değiştirmiyordu.

Kahveden alınan her yudum ağzında hafif bir sıcaklık halinde kıvamlı sıvının dilinde akmasına neden oluyordu. Garip bir şekilde kendisini hızla toparlamıştı. Garsonun kattığı iksir kuvvetli olmalıydı cidden, tabi bir de şu baş ağrısı olmasa iyi olurdu. Jòna’nın bahsettiği İzlanda’da bir süre bulunmuştu ancak daha çok dağlarındaki eski paganlarla görüşmüştü. Annesine yapılan büyünün kadim bir sihir olduğunu öğrendiğinde Merlin dönemi öncesi hakkında araştırma yapıyordu. İnsanları mı? Onlara bakacak hali yoktu ama ülkenin soğuk olduğunu hatırlıyordu. Jòna o soğuk mekânda kalbi buzullaşmış insanlar arasında doğmuştu. Kardeşinin kofti oluşunun öğrenilmesi ile yıkılan bir aile. Ve aileye kötü anılar yaşatan asıl suçlu: Alkolik bir baba… Onun hayatında da kötü karakterin baba olması gerçekten ilginçti. Ruidoso bu bahsedilenlerden sonra –annesine olan saplantısı ve Huxley ile arasındaki dostluk sayılmazsa- kendisini ilk defa birine yakın hissetmişti. “Ama konu ben değilim şimdi. Ayıldığına göre seni dinliyorum.” Kahvesini ne ara bitirdi farkına bile varmamıştı. Ancak açıklama sırası şimdi kendisindeydi ve genç kadın rahatlatıcı şefkatli bakışlarıyla konuşmasını bekliyordu. Bir an öylece kaldı. Ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bilemeden sustu. Sonra derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. “Öncelikle seni bir parça da olsa anlıyorum. Kardeşinin kofti olması onun suçu değildi belki ama bu olayı böylesine bir faciaya dönüştüren kişi babandı. Benim senaryomda da babam hayatımın karanlık yönünde başrolü alıyor.” Derin bir nefes aldı sakinleşmek için ama nafile bir uğraştı. Babasını düşündüğü her seferde olduğu gibi içi öfkeyle dolmuştu. Gözleri kısılırken hatıralar zihnine doluştu. “Ancak aralarında keskin bir fark var Seninki ne kadar büyüden uzaklaşmışsa benim babam o kadar büyüyle iç içeydi. Sanırım bu yüzden de güç için her şeyi feda edebilecek birisine dönüşmüştü. Onun bu yönünü ve yaptıklarını anladığımda çok geç olmuştu.”

Genç cadının yüzünde anlayışlı bir gülümseme vardı. Benzerlikleri söz ederek başlaması onun dikkatini artırmışa benziyordu. “Büyü gücü konusunda hırslı istekleri hiç olmadı babamın bu konuda haklısın. Alkole kendini boğmuş ve pişmanlıklarına öyle boğulmuştu ki büyü gücü yerinde olsa da o bulanmış zihninin pek sihir hatırladığını sanmıyorum. Az önceki halim için üzgünüm. Ben sadece senin de…” Kadın susmuş ve kızarmıştı çünkü sözlerini sürdürürken istemsiz olarak Rui’nin masadaki elini tutmuştu. İrlandalılara has soğuk bir teni vardı ama anın heyecanıyla kısacık dokunuş onu terletmişti. Ruidoso ise buna ne diyeceğini bilmiyordu. Bir kadın kendisi için endişeleniyor, iyiliğini düşünüyordu. Bir anne gibi… Gözlerinin önünde annesinin resmi canlanmıştı yeniden, hayır bu yanlıştı. Durumu toparlamak için konuşmasını sürdürdü. “O anlarım pek kimsenin görmesini tercih ettiğim şeyler değildi zaten. Sana –hatta hiç kimseye- bu denli zayıf görünmek istemezdim. Sanırım az kalsın baban gibi zayıf bir hale bürünüyordum. Beni bu hale getiren şey ise annemi kaybetmemdi ve bundan bir şekilde babam sorumlu.” Annesinin ölüm anı gözlerinin önüne geldi bir an. Bir kehanete benzer konuşmaları… Ona bu lafları sanki birisi zorla söyletiyor gibi garip çıkan sesi tekrar kulaklarına doldu. Önce fısıltılarla başlayan son kısmında haykırışa dönüşen sözleri hatırladı. Doğru muydu o anlatılanlar? Annesi nasıl bilebilirdi bunu? Bir kâhin geçmişi anlatabilir miydi? Zihninde sorular dönerken suskunlaştığının farkına varmıştı. Duraksamalarla geçen konuşmasını toparlamalı ve her şeyi bir çırpıda söylemeliydi artık. “Anneme bir büyü yapılmıştı. Ne olduğunu bilmiyorum ama bu karanlık büyü gün geçtikçe yavaş yavaş ruhunu yiyip bitiriyordu. Babam onu benden yıllarca gizledi ama on sekiz yaşıma geldiğimde gerçeği öğrenmiş ve onu bir tımarhanede delilerin arasında bulmuştum. Onu iyileştirmek için her şeyi yapmama rağmen o kendi dünyasında sessizce yaşamaya devam etti. Birisi yardım etmese yemek bile yemiyordu. Sadece susuyor ve düşünüyordu. Sonunda bir gün her şeyi kustu. Rahatlamış mıydı bilmiyorum ama bunu yapmak öyle güç isteyen bir şey olmuş olmalıydı ki sonunda…” Devamını getiremedi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. İkinci kez zayıf görünüyordu karşısındaki cadıya karşı. Ama bu sefer zayıf bir çocuk gibiydi daha çok.



_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
"Sihrin Ötesi"
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Legend Of Magic :: Büyücedünya :: Hogsmade :: Üç Süpürge-
Buraya geçin: