AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap



Legend Of Magic'e hoşgeldiniz! Sizleri aramızda görmekten çok memnunuz. Sitemiz bilindiği gibi bir rol oyunu sitesidir. Karakterinizi yaratmanızın ardından aramızda rol oyunu yapabilirsiniz. Sitemizin kurgusu ve sistemleri tarafımızca hazırlanmıştır. Her türlü sorununuzda bize ulaşmanız ve eğlenceli dakikalar geçirmeniz dileği ile.

LoM Yönetimi Sihirli Günler Diler.





















00 | 00 | 00 | 00





Paylaş | 
 

 Kaostan Sonra

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Stieg Huxley
Okul Müdürü
Okul Müdürü


Mesaj Sayısı : 11
Kayıt tarihi : 13/11/10
Soy : Safkan

MesajKonu: Kaostan Sonra   Paz Kas. 21, 2010 11:47 am

Kurgu: Patlamalardan sonra nasıl bir yol izlemeleri gerektiği üzerine müdür ve müdür yardımcısı arasında düzenlenen bir toplantı
Zaman: 1948 yılının ilk günü
Kişiler: Ruidoso de'Maréa, Stieg Huxley
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://legendofmagic.yetkin-forum.com
Stieg Huxley
Okul Müdürü
Okul Müdürü


Mesaj Sayısı : 11
Kayıt tarihi : 13/11/10
Soy : Safkan

MesajKonu: Geri: Kaostan Sonra   Paz Kas. 21, 2010 11:48 am

Güneş tüm ihtişamıyla odasının penceresinden içeri süzülürken, güzel bir olduğu üzerine iddialarda bulunuyordu. Gücü cılız ve kar tepeleri arasında belirsiz bir hava da görünmekteydi. Ancak tüm bunları umursamayacak bir halde olan yaşlı adam, masasının başında otururken aklından bir çok düşünce geçiyordu. Gözleri mavimsi parıltısına rağmen bir yorgunluğun içinde süzülmeye başlamış; ten rengi bir ölü misali soluklaşmıştı. Oysa bir yılın başlangıcına girdikleri bu sabah monoton bir gün geçireceğinden neredeyse emindi; bir önceki akşam. Ancak tüm insanlığın bir eğlence peşinde olduğu gecenin sonunda kendini bu masanın başında bulmuştu Stieg. Duruşunda tüm yorgunluğuna rağmen geçen dönemlerin bilgeliği yer alıyor olsa da yaşadıkları onun bile tahminlerinden öte bir hale bürünmüştü. Muhtemelen yeni gelişmelerin eşliğiyle bir yol çizmesi ve sahip olduğu rütbesinin hakkını vermesi gerekiyordu. Sol eli bu gerekliliğin verdiği dalgınlıkla çenesini hafifçe kaşımaya başlamış bir haldeyken, düşünceleri bir kasırga gibi beyin kıvrımlarında dolanıyordu.

"Tak, tak.." Kapının hafifçe tıklatılması ve bir cevap beklemeden içerisi süzülen ayak sesleri biraz olsun kendisine gelmesine yardım etmişti. Bakışları gelen kişiden apayrı bir yönde dolanmasına rağmen odadaki ikinci kişinin kim olduğunu rahatlıkla tahmin edebiliyordu. Buluşmak üzerine kimseyle sözleşmemiş ama günün doğuşundan beri birinin gelmesini beklemişti. "Hoş geldin." Adamın dudaklarından tek bir söz dökülürken, masadan kuvvet alarak yerinden doğruldu. Saatlerdir oturarak bütünleşmiş olduğu masa ve sandalyeden artık kurtulması gerektiğini hissediyordu. Bu yüzden ayaklarının varlığını tekrar hissettiğine bir saniye bile beklemeden cam kenarına ilerledi. Güneşin soluk parıltısı altındaki arazinin güzelliğini tüm uğraşlarına rağmen fark edemeyecek kadar karamsarlaşmıştı. Beyazlığın verdiği temizlik ve huzur onun ruhuna hitap edemeyecek kadar sahte bir hale bürünmüş; karanlığın yükselme hissiyatı kalbini ele geçirmişti. Korku muydu tüm bunlardan duydukları? Hayır veya evet cevabının tam olarak tamamlayamadığı bir soru gibi görünüyordu yaşlı büyücüye. Yaşamın ileri safhalarında olan kendisi artık korkuyu hissedemeyecek bir haldeydi; ama okulun himayesinde bulunan öğrenciler ve geleceğin puslu belirsizliği korkularını harekete geçirmeyi başarıyordu.

"Profesör?" Odasına gelmiş olan ziyaretçi sanki varlığını tekrar hatırlatmak için sakin bir sesle hitap etmişti. Gerçi Stieg tüm bu hitaplara gerek duymayacak kadar farkındaydı misafiri olduğunu. Ancak gene de tam olarak cevap vermeye hazır hissetmiyordu karışmış düşünceleri arasından. Hala bir yolunun başını göremeden karanlıkta ilerliyormuş gibi hissederken kendini, kimseye cevap vermesi de doğru olmazdı muhtemelen. Belki de bu fikri yapabileceği tek zaaf ve hata olmuştu ömrü boyunca. Odasına gelmiş olan kişi uzun zamandır var olduğu bu yaşam içerisinde güvenebileceği ve hatta yardım alabileceği tek büyücüydü. Zekasına her zaman saygı duymakla birlikte verdiği desteğin değerini unutamayacak kadar borçlu olmuştu ona. "Ruidoso." Sonunda cevap vermesi gerektiği fikrini kendisine kabul ettirdiğinde tüm bedeniyle yöneldi dostuna. Gözlerindeki belli belirsiz bir karamsarlık dolanıyor ama gülümseyişi tüm bunlara inat beliriyordu yüzünde. "Senin geldiğini görmek güzel. Sanırım önümüzdeki süreç boyunca herkesten çok senin fikir ve yardımlarına ihtiyacım olacak." Dostunun telaşlı ve kararsız gözlerini süzerken, sözler dudaklarından dökülmüş ve hemen ardından tekrar sandalyesine yerleşmişti.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://legendofmagic.yetkin-forum.com
Ruidoso de'Maréa
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 153
Kayıt tarihi : 13/11/10

MesajKonu: Geri: Kaostan Sonra   C.tesi Ara. 11, 2010 5:37 pm


Aralık 1947 Yılbaşından Birkaç Saat Önce
Jehovah Şatosu– İngiltere

İngiltere’nin muggleları yılbaşı hazırlıkları yaparken gökyüzü sanki öfkeyle kükrercesine bir yağmur bırakır olmuştu. Gariptir üzerine düşen damlalara aldırmadan ilerleyen Ruidoso da öfkeliydi. Sırtına geçirdiği yeşil seyahat cüppesi yağan yağmurla sırılsıklam olmuştu. Yürüdüğü karanlık patika zaman zaman çakan şimşeklerle aydınlanıyordu. Sonunda yolun sonuna geldiğinde bir kez daha çakan şimşek bu sefer şatonun kan kırmızısı taşlarını aydınlattığında durup derin bir nefes aldı. Kaç yıl geçmişti acaba buraya gelişinin üzerinden? Koskoca on yıl… Bir zamanlar duvarlarına yaslanıp kitaplar okuduğu bu garip mekânı artık hayal meyal hatırlar olmuştu ama yine buradaydı işte. Zihninde kaleyle ilgili anılar dönerken zarif bir kadın bedeni şatonun duvarları arasından göründü. “Beyefendi sizi çalışma odasında bekliyor.” Çalışma odası dediği zindanlardaki küçük loş bir odaydı. Kapısında garip bir mühür olan bir odaydı ve varlığını bilmeyenler tarafından görülemezdi. Babası ne zaman herkesten uzak bir görüşme yapmak istese oraya çağırırdı. Hatta bazen sadece odadaki portrelerle konuşurdu. Bunu hep delice bulmuştu ama babası kendisi en iyi onların anladığını savunurdu hep. Sonunda odaya vardığında bir kez daha kendini toparlayıp kapıyı tıklatarak içeri girdi. “Merhaba… bab… Bay Jehovah.” Az kalsın ona baba diyecekti. Bu kadar mı zayıftı? Ona, lanet soyuna ve pek değerli sırlarına olan nefreti yüzünden onun soyadını bırakıp annesininkini almamış mıydı? Onun annesine yaptıklarını öğrendiği günkü öfkeyi hatırlayarak yeniden soğuk maskesine bürünmeye çalıştı. “Annen için üzüldüm evlat.” Dikkatli baktığında babasının solgun olduğunu farketti. Buğday sarısı teni beyazlaşmıştı ve yüzü düşüncelerle kırış kırıştı. Gözlerinin etrafında siyah hareler belli oluyordu. Üzüntüden miydi bunlar? Hayır, sanmıyordu. “Annene yaptıklarım için üzgünüm. Bunu benden duymanı isterdim. En azından bir kere dinlemeni ama sen çoktan kararını vermiştin.” Neyi duyacaktı ki? Kendi ruhunu şeytana satıp karanlık büyüleri yaratmaya başladığını ve sonunda birisini annesinin üzerinde nasıl denediğini mi? Yoksa her şeyi çarpıtarak gerçekten onu yıllarca mahrum edişini mi? Profesör Huxley olmasaydı bugün annesinin olduğunu bile bilmiyor olacaktı. Huxley’i bile bunu anlattığı için öldürmeye çalışmış ve Rui onu elinden zor kurtarmıştı. “Neymiş açıklaman? Söyleyeceklerin anneme yaptıklarını affettireceğini hiç sanmıyorum ama madem günah çıkarmak istiyorsun anlat baba.” Sözler dudaklarından buz gibi soğuk çıkmıştı. Adam derin bir nefes alarak konuştu. “Şu ya da bu şekilde bugün gerçeği öğrenmen gerekiyor. Bu gerçeğin benimle mezara gitmesini isterdim ama artık çok geç. Annen, evlat her zaman bir kâhin değildi. Daha doğrusu o hâla da bir kâhin değil.” Daha birkaç gün önce bir kehanet yüzünden ölmüştü. Ne saçmalıyordu bu adam?

“Beni iyi dinle çünkü tekrarlayıp sorularını cevaplayacak vaktim yok. Cevapları kendin bulmak ve onu saklayabildiğin kadar saklamak zorundasın. Bu yük artık sana ait. Aramanı yasaklasam bile gerçeği eninde sonunda bulacak kadar meraklısın ki buraya gelmeni sağlayan da bu olmalı. Bunu annenden almışsın. Annen o gece ayinin yapıldığı odaya getiren şey de merakıydı zaten. Eğer o yanıma gelmeseydi taşıyıcı o değil ben olacaktım.” Adam durup iç geçirdi ve yanındaki şarap kadehini yudumladı. Bu sırada Ruidoso da karşısındaki koltuğa çökmüştü. Kafası karışıktı ve babası doğru mu söylüyor yoksa bunlar birer saçmalık mı emin olamıyordu. “Geçmiş ruhların sırrı… Her nesil konseyden iki kişi bu sırrı taşımakla görevlendirilir. Fidelius büyüsüne benzer… Ancak bu sefer ruhların bütün hayatları beyninin içine geçiyor. Ruhlar beyninde yaşıyor ve onların sırrı da öyle. Başka kimse onların varlığını bile bilmiyor. Böylece konsey de yaptıkları da sakladıkları gerçek de yıllarca saklı kaldı. Bu neslin taşıyıcısı ben ve Huxley olarak seçilmişti. Huxley ayini başarılı bir şekilde tamamladı ama ben… “ Yeniden yutkundu ve şarabını yudumladı. Bunları izleyen Ruidoso gözlerini kısıp devam etmesini bekledi. “Korkuyordum. Pek çok kişi o ruhların kızgınlığını bastıramayarak delirmişti ve ben de öyle olabilirdim. Bu yüzden öncelikle kendimi buna hazırlamak istedim. İlk iş olarak düşeceğim hali bilmesin diye anneni terk etmiştim ama o beni bırakmadı hiç. Sürekli gizli gizli takip etti ve o gün ayinin ortasında ölüyorum sanarak bana sarıldığında ruhlar benim değil onun zihnine doluştular ve bedeni benden daha dayanıksız olduğundan delirdi. Duyduğun evlat o kızgın ruhların sesiydi. Bir kehanet değil onların savaş çığlıklarıydı. Annen transa geçtiğinde bir şekilde her şeyi anlatmış olmalı. Bu yüzden saklanan sırdan bahsetmeme gerek yok. Ama sadece şunu söyleyebilirim. Yaşamaması gereken bir soy varlığını sürdürdü ve sonunda intikam zamanı geldi. Şimdi sadece izle…” Odadaki aynaya dokundu ve hareketlenen aynaya Ruidoso’ya gideceği yerde yaptıklarını göstermesini istedi. Sonradan asasını kaldırıp birkaç büyü yaptı. Etrafına bir ağ örülmüştü. Burada hapisti. Sonra da yüzüğünü çıkarıp Ruidoso’nun avucuna bıraktı. “Bütün bildiklerinden sonra artık bu kaçınılmaz. Aramıza hoş geldin evlat.” Kaşlarını çatıp konuşmaya çalıştı ama babası çoktan cisimlenmişti. Küfür mırıldanıp aynaya baktı el mecbur istemsiz olarak. Saatin on iki olduğunu belirten çanlar çaldıktan bir süre sonrasına kadar ilizyona kapılmış gibi aynayı izledi. Sonrasında da sesi şatonun kan rengi duvarlarında yankılandı.

“HAYIIIIIR!”

1 Ocak 1948
Müdürün Odası/ Hogwarts

O dehşet anından sonra gün doğana dek gözlerini kırpmamıştı. Ruidoso profesöre baktığında bir gün öncesinin dehşetinin ona da hâkim olduğunu görebiliyordu. O da kendisi gibi sessizliğe bürünmüştü. İçeriye buyururken nezaketen çıkan ezberlenmiş laflardan sonra hiç konuşmamıştı. Ne düşünüyordu acaba? Olayın vahameti büyüktü ama şu an Ruidoso’nun umurunda bile değildi bu. Önce annesi, sonra babası… Belki soyundan daha kaç kişi… Bu aptal şey için ölmüştü. Dün geceki alaylı sözleri hatırladı. O adamın dediği gibi onca şeyi saklamak neye değmişti ki? Onca şeyden, ruhları hapsetmeye varan olaylardan sonra sır hala korunamamıştı. Her şey, bütün kayıplar boşu boşunaydı. Bunu o gece orada önünde oturmaya mahkûm olduğu aynaya da söylediğinde aldığı cevap belirdi zihninden ‘Belki her şey seni yaratmak içindir.’ Sözlerin anlamını o söylediği an anlamıştı ve içinden bir yan öyle olmasını ummuştu. Ama o umudun savaşması gereken karanlık duvarlar vardı. Belki de Huxley bunu aşmasına yardımcı olabilirdi. Adama artık düşüncelerinden ayrılması gerektiğini hatırlatmak için varlığını belli etmek istedi. “Profesör?” Adamın bundan sonra kendisini toparlayıp konuya girmesi için bir süre daha geçmesi gerekmişti. Onu anlamaya çalışıyordu, kafası allak bullak olmalıydı ama sabır denen şeye Rui pek sahip değildi. Bu yüzden ne kimseyi bekletir ne de beklemekten hoşlanırdı. Neden sonra profesör konuştuğunda konuşma tarzına bakılırsa dün gece yaşananları birebir izlediğinden habersizdi. Hiçbir şey söylemeden yüzüğü masaya bıraktı. “Dün gece babam patlamanın ardından öldürüldü. Mirası olarak karanlık sırlarını ve bunu bana verdi. Tabi… Artık sır kalmışsa.”

Karşısındaki adamın gözleri önce şaşkınlıkla büyümüş sonra da kısılarak küçücük olmuştu ki profesörün yüz ifadesi ilk defa bu denli değişiyordu. “Her şeyi biliyorum. Bu yüzden profesör onunla doğrudan ‘ben’ savaşacağım. Tabi senin yardımlarınla…” Sesi profesöre karşı ilk defa bu kadar sert çıkmıştı. Ancak adam gerçek öfkesinin kime olduğunu anlıyor olmalıydı. Bacak bacak üstüne atıp derin bir nefes alırken yüzüğü parmağına taktı. “Dün gece yüzüğü kullandım ve sağ kalan konsey üyeleri var mı diye bakındım. Bulduğum sadece boş yüzüklerdi. O herif her kimse bütün konsey üyelerine suikastler düzenlemiş. Ancak babamınki dışında hiçbiri büyü ile yapılmamış. Kimisi boğulmuş, kimisini araba ezmiş, kimisi bıçaklanmış veya kurşunla öldürülmüş. Tıpkı dünkü patlama gibi muggle işi. Asaları kırılmış bir şekilde yanlarında bulunmasa büyücü olduklarına inanmayacaktım. Cinayetleri yapan kişi bir muggle ya da kofti olmalı. Ama dün babamın ölümünü izledim. Onu öldüren bir büyücüydü. Sanırım adamımız o. Diğerleri onun köpekleri olmalı.” Duraksadı ve yüzüklerden birini çıkarıp profesöre uzattı. “O ne yapmak istiyorsa ben de aksini yapacağım. Konseyi sonsuza kadar susturmak istiyorsa onu yeniden kuracağım. Var mısınız profesör?” Adamın gözlerine bakmış ve hafifçe gülümsemişti. Bu haliyle tıpkı babasına benziyordu ve hayatında ilk defa bu benzerlik onu öfkelendirmiyordu.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Kaostan Sonra
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Legend Of Magic :: Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu :: Kuleler :: Müdür Odası-
Buraya geçin: