AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap



Legend Of Magic'e hoşgeldiniz! Sizleri aramızda görmekten çok memnunuz. Sitemiz bilindiği gibi bir rol oyunu sitesidir. Karakterinizi yaratmanızın ardından aramızda rol oyunu yapabilirsiniz. Sitemizin kurgusu ve sistemleri tarafımızca hazırlanmıştır. Her türlü sorununuzda bize ulaşmanız ve eğlenceli dakikalar geçirmeniz dileği ile.

LoM Yönetimi Sihirli Günler Diler.





















00 | 00 | 00 | 00





Paylaş | 
 

 Anaïs Ventura.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Anaïs Ventura
Ravenclaw V. Sınıf
Ravenclaw V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 4
Kayıt tarihi : 24/11/10

MesajKonu: Anaïs Ventura.   Çarş. Kas. 24, 2010 7:32 pm

Pamuklu saten çarşafların üzerinde yatan iki beden. Yılların yüzüne bıraktığı çizgilere rağmen çekiciliğini hiçbir zaman kaybetmemiş olan bir vücuda, rengini griye bırakmaya hazır kahverengi saçlara ve etkileyici mavi gözlere sahip olan bir erkek ile yanına kıvrılmış bir kadın. Günün ağarmasına daha birkaç saat olmasına karşın beyaz duvarların, perdelerin ve ayaklı bir abajurun az da olsa yarattığı aydınlık etkisi gözlerin karanlığa daha kolay alışmasını sağlıyordu. Yatağın hemen karşısındaki balkon kapısı ardına kadar açılmış, içeriye giren hafif rüzgarın boğucu ve bir o kadar sıcak olan havayla yer değiştirmesi beklenmişti. Rüzgarla uçuşan perdelerin çıkardığı sesler ve yatakta uyuyan adamdan gelen hırıltılar bu dört duvarın sükunetini bozmaya yetiyordu. Kadının gözleri açıktı, perdelerin havadaki dansını izliyor ve hemen yanı başından gelen hırıltıları dinliyordu. Huzurlu ama amaçsız bir andı. Kadın dirseğine yaslanarak yana -adama doğru döndü. Mavi gözleri kapalıyken cazibesini tamamiyle yitiremiyordu ne yazık ki. Ağır sayılabilecek bir hareketle adamın yüzüne doğru eğildi. Uzun dalgalı saçları eşliğinde yanağına bir öpücük kondurdu. Bu sevgi gösterisinin içinden mi geldiğini yoksa sadece ihtiyaçtan mı olduğunu kestiremese de boşta olan elini o az kırışık surete götürdü. Bir süre yüz hatları üzerinde parmaklarını gezdirdi, hırıltı kesilinceye dek de buna devam etti. Gözlerinin etkisinde kalmamak için uyumayı tercih etmesiyle tekrar yatağa uzandı ve kendini adamın çelimli kolları arasına bıraktı. Gözlerini kapattı ama uyuyamayacağını biliyordu. Ne ona olan sevgisi uyutmuyordu onu, ne de onunla birlikte olduğu için duyması gereken pişmanlık. Sadece ona acıyordu ve karısıyla mutlu olmasını hak ettiğini düşünüyordu. Çünkü o, bu yatakta hiçbir zaman kadına ruhunu teslim etmemişti.

Balkon kapısından içeriye giren rüzgar şiddetini artırırken kadın, kendisine iğne gibi batan o yatakta daha fazla yatamayacağını anladı. Pikeyi üzerinden çekti ve hemen bir önceki gece şehvetle yerlere fırlatılmış iç çamaşırlarını toplayıp çıplak vücuduna geçirdi. Yırtılmaktan son anda kurtulmuş olan elbisesini, fermuarını kontrol ettikten sonra giydi. Karanlık aydınlıkla bir mücadele içindeyken kadın sessiz adımlarıyla balkon kapısına doğru yürüdü. Çıplak ayakları balkonun soğuk zeminine alışamamış ve bacakları ile kolları da birkaç saniyelik titremenin ardından normal haline dönmüştü. Londra’nın her zamanki boğukluğu şehrin her hücresine sinmiş gibiydi. Apartmanlar, elektrik direkleri, asfalt yol, gökyüzü… Sözde baharı yaşıyordu yine şehir, yağmurlar veya soğuk rüzgarlar normal karşılanıyordu artık. Balkon direklerine tutunarak aşağıya doğru sarktı ve soğuk havayı, ciğerleri uyuşana ve burnunu hissetmeyi kesene kadar içine çekti. Hava aydınlanıyordu, tahminen mücadeleyi aydınlık kazanmıştı. Dudaklarını bükerek içeriye girdi ve Mortimer’ın üşümemesi için balkonun kapısını kapattı. Odadan çıkmadan önce gözüne ilişen aynada, görüntüsüne incelemeye koyuldu. Taramamasına rağmen şekilli ve dalgalı uzanan saçları, her terk edişte uğradıkları renk değişiminden yorulmuşa ve yıpranmışa benziyordu. Uykusuz bir gece, gözlerinin etrafına mor-siyah halkalar bırakırken dikkatini çeken sadece oluşmaya başlayan kırışıklıklardı. Hayal kırıklığına uğramıştı, artık insanları kandırmak eskisi kadar kolay olmayacak gibi görünüyordu. Zaten Mortimer’ın henüz birkaç gece önce söylediği “Bana eski hazzı yaşatmıyorsun artık Claudia.” tarzındaki sözleri tüm moralini altüst etmişti. Doğru; onun, kasıklarına bıraktığı ağrı gün boyu geçmiyordu son günlerde. Yaşlanıyor muydu yoksa? Otuz yaş sendromuna giren kadınlardan olmak istemese de senaryo yavaş yavaş değişiyordu. Düşüncelerinden ürktü ve ani bir refleks ile aynanın önünden çekildi. Yatakta biraz önceki yatışına göre daha sağa dönük olan adamın başucuna gitti. Sol elinin parmaklarını Mortimer’ın saçları arasında gezdirdi, oradan alnına ve sonra elmacık kemiklerine geçti. Çehresinde dolaşan parmaklarına rağmen adamın hareketsizliğine şaşırmış olsa da her şeyi daha sonradan kavradı. O gece uyumayan sadece kadın değildi.

Kapıyı açıp çıkarken arkasında bıraktığı adamın da ayaklandığını duyabiliyordu. Odadan gelen tıkırtılar buna işaret ediyordu en azından. Büyük bir ihtimal Mortimer hiçbir şey olmamış gibi, şehir dışından geliyorum diyerek soluğu biricik karısının yanında alacaktı. Onun bu konudaki inandırıcılığına söylenecek hiçbir söz yoktu. Ve tabi karıcığının, onun dizinin dibinden ayrılmaya niyetinin olacağını hiç sanmıyordu, ne de olsa Mortimer asla reddedilemeyecek bir erkekti. Düşünceleri eşliğinde dar sokaklarda yürürken kendi kendine attığı ucube kahkahalarını bir yana bırakıp niye topalladığına anlam vermeye çalıştı. Tahmin ettiği gibi sol ayağına giydiği ayakkabısının topuğunun yerinde yeller esiyordu. Sinirlenmeden yoluna devam etti. Esen rüzgarla savrulan kadın şehir merkezinde amaçsızca ve bilinçsizce dolaşmaya başladı. Yalnızlık hoştu, başkalarına muhtaç veya bağlı yaşamaktan öte özgür kalmaktı. Yanına birini yaklaştırarak ya da içinde var olup olmadığından haber olmadığı benliğini bir başkasına anlatarak hayatını mahvedeceğini biliyordu. Yalanlar sadece amaçlarına ulaşmasını sağlayan bir köprüydü, günah olan değil. Dost veya arkadaş edinmek ona yasaktı, yalanları koyuyordu ona bu yasağı. Çünkü bir insanı gerçek hayatına soktuğu an söylediği yalanlar, attığı palavralar kendisine de koca bir düzenbazlıktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Ve eğer Mortimer’ın kiraladığı o küçük ama ferah evde, işi bittikten sonra adamın kolları arasında kalmaya devam etseydi ya da çekip giderken geri dönmeyi seçseydi onu hayatına dahil etmiş olacak ve bütün tabularını, en sonunda da hayatını yıkmış olacaktı.

Knockturn Yolu her zamanki karanlığında boğulurken tan rengindeki elbisesiyle oraya ait olmadığı ortaya koyan kadın biraz önce sağ ayakkabısının da topuğunu kırdığı için topallamayı bırakarak düzgün ve tutarlı adımlar atmaya başlamıştı. Sureti ifadesiz, gözleri anlamını yitirmişti. Aydınlığın buraya uğramaması onu ürkütmüş olsa da adımlarını yavaşlatmaya yetmemişti. Galeriye uğrayıp eline aldığı birkaç eskiz kağıdı ile çeşitli boyutlardaki füzeni iki eli arasında sıkıştırılmış vaziyette duruyordu. İlgisini çeken her şeyi çizebilecek, gölgelendirecek ve hayat verebilecek bir durumdaydı. Hata yaptığı anlar, en zayıf olduğu anlardı ve şu anda yaşamaktan vazgeçebilecek kadar umutsuz hissediyordu kendisini. Bu durumda kendisini iyi hissettirecek tek şey resimdi, elindeki eskizlerdi, sımsıkı tuttuğu için elini boyayan füzenlerdi. Tutkulu olmasının en iyi yanı belki de buydu, acıttığı kadar mutlu eden bir yeteneğe sahip olmak. Resimleriyle anlattığı duygularını tanıdığı, tanımadığı bir sürü insana satarken aynı zamanda da içinde var ediyordu. Her tablosunda bir duygu, düşünce girdabını anlamaya çalışan insanlara yüklüyordu. Ayağının takılmasıyla nerede yürüdüğünün farkına varan kadının gözüne ilişti bir dükkan. Tereddüt etmeden ağır ve bir o kadar eski olan kapıyı ileriye doğru ittirdi. Aralanan kapıdan kafasını içeri uzattı; ama ortalarda hiç kimse gözükmüyordu. Bedenini karanlık dükkana attığında gözüne çarpan ilk şey duvarlarda asılı duran ve birbirinden farklı maskelerdi. Bunlar… Bunlar kesinlikle çizilmeye değer parçalardı. Ağzı açık maskeleri inceleyen kadın orada neredeyse kendini kaybetmişti. İnsan kemikleriyle dolu bir tezgahtan sonra tavana asılı olan; ama ne işe yaradığını anlamadığı bir sürü alet dikkatini çekmişti. Birbirinden garip eşyaları tam yarım saat boyunca izledikten sonra bu büyük ve karanlık odanın ilerisinde başka bir odaya açılan kapıdan gelen seslere kulak kabarttı. Evet, burada mutlaka birileri yaşıyordu. Merakına yenik düşerek bardakların birbirine çarpışında çıkardığı seslerin geldiği kapıyı açtı. Burası dükkanın bara çevrilmiş bir köşesi olmalıydı. Biraz ileride duran iri ve hafif ürkütücü adam, kadının içeriye girişini fark etmiş ve işini bırakıp yanına gelmişti. Bir şey isteyip istemediğini sorarken Claudia etrafı inceliyordu. *Acaba sadece resim yapmak için geldim desem beni kovar mısın?* İç sesini es geçip bir kırmızı şarap istedi. Sabahları içki içmek gibi bir alışkanlığı yoktu ama sözünü geri alabileceğini de düşünmüyordu. Adam, Claudia’nın içkisini hazırlarken kendini onun yanında buldu. Evet, ona isteğini söyleyecekti; ama önce onunla ‘ürkütücü adam’ şeklinde konuşmaması gerektiğini bildiği için nazik bir biçimde adını sordu. Hector. İsmini hafızasına kaydedip kendi ismini mırıldandı. Kısa bir sessizlikten sonra Hector, Claudia’ya orada ne aradığını sormuştu. Fonetik sesiyle cevap vermeyi uygun gördü.
“Ben bir ressamım.” Güzel bir giriş. Böyle bir dükkan sahibinin kendisinden hoşlanmayacağını tahmin eden kadın ona yalan söylemeyi düşünmüştü. Bir düello ustası olduğunu söyleyebilirdi; ama yaşı onu kolay ele verirdi. Yeni mezun olduğunu, iş aradığını söyleyebilirdi; ama yine yaş meselesi önüne bir duvar gibi dikilmişti. Doğrularla idare edecekti bu sefer. “Bir sanat galerisi sahibiyim. Bu dükkanda ilgimi çeken birçok nesne buldum. Örneğin girişteki maskeler. Adeta resmedilmek için yaratılmışlar. İzin verip veremeyeceğinizi sormak istiyordum. Dükkanı açtığınız saatten kapattığınız saate kadar buralarda olmam sizin için bir sorun yaratır mı?” Sesini inceltip tekrar konuşmaya başladı. “Ayağınızın altında dolanmam. Söz.” Adamın ifadesiz yüzünden bir şey anlamak mümkün değildi. Sözler açıklık getirecekti bu sefer.

Claudia, karşısında duran adamın ağzından çıkan olumlu cümleler karşısında hafifçe tebessüm ederek eski ama bir o kadar rahat görünen bir köşeye çekildi. Ağırlaşmış olan bedenini iskemlelerden birine bırakırken ellerindeki, artık rahatsızlık vermeye başlayan eskizleri ve kalemleri fütursuzca masaya bıraktı. İlk önce havaya uçan ama hemen sonra yeri boylayan kağıtları, kalemler takip etti. Yere eğilip düşen her şeyi ağır ağır topladı. Evet, vücudu ilk isyanlarını başlatıyordu. Kendisini en az kırk beş yaşında hissetmesi buna bir işaret sayılırdı. Ağrıyan kasıklarını birkaç dakika boyunca ovarken etrafına bakmayı ihmal etmedi. Mortimer bir önceki gün fazla zorlamıştı onu. Kemiklerini kütlettikten sonra eline kalemini alıp eskizlerden birini karalamaya başladı. Sabahın ilerleyen saatlerinde burasının müşterilerle dolu olacağını düşünüp seviniyordu. Uzun zamandan beri Brice’dan başka hiç kimseyi çizmemişti. Hector, ona kırmızı şarabını getirdiğinde iyice keyiflenen Claudia hareket eden kalemi karşısında kendisiyle gurur duydu. Bir anlık. Gerçekten sahip olduğu ve bağlandığı bir yeteneğe sahipti. Yalanlarla dolu bir hayatı istisnalaştıran bir gerçek. Ve bu gerçeği iliklerinde hissederken gerçek geçmişine bir dalış yapıyordu. Hatırladığı ve kendi kafasından uydurmadığı çocukluk anılarını yaşatıyordu zihninde. Onu suluyordu. Daha iyi hissetmesine neden oluyordu, bir geçmişe sahip olduğunu belirginleştiriyordu. Yine aynı şeyi yapacaktı, anılarından birini yaşatacaktı.

“Parmaklarını gevşet. Yakında kağıtta delikler açacaksın.” Omuzlarına bukleler halinde dökülen sarı saçlarını hırsla geriye doğru atan küçük kız gerilmiş yüz kaslarını gevşetmeye çalıştı. Elinde tuttuğu bir kalem ve karalanmış bir kağıt onun resim yapmaya çalıştığını ortaya koyuyordu. Üzerindeki menekşe pembesi elbisesi küçüğe uzun gelmiş olacak ki elbisenin etekleri çimlerin üzerinde bir kumaş yığınını andırıyordu. Etrafa hakim olan tek renk yeşildi; yeşil çimenler, ağaçlar. Nerde olduğu görülemeyen şelalenin sesini bastıran otuzlu yaşlarda bir adam küçük kızın hemen yanında duruyor ve iki elini beline koyup gözlerini kısarak uyarılarını arttırıyordu. Saçları uzundu, ensesinden biraz aşağısına iniyordu. Üzerinde salaş bir tişört ve altında da tişörtüyle bağımsız bir pantolon vardı. Rüküştü, ama ona bahşedilmesinin büyük haksızlık olduğunu düşündüren mükemmel bir resim yeteneği vardı. Belki de yaşadığı o bok çukurundan tek başına, yeteneği sayesinde kurtulabilmişti. Kim bilir. Emir verebilecek kadar kendini üstün görüyordu diğerlerinden. Zorluyordu. “Kapa çeneni.” Ne halt etmeye böyle ıssız ve sıkıcı bir yere güneşin en tepede olduğu vakitte gelmişlerdi. Burada resim yapmak büyük bir işkenceydi ve hatta tepesinde kendisine emirler yağdıran bu adamla imkansız hale geliyordu. Kalemini olağan gücüyle kağıda bastırdı ve bir delik açtı. Sinirini alamamış olacak ki açtığı ilk deliği merkez alarak uzun ve eğri delikler oluşturdu. Yanındaki o iğrenç eğitmen, küçük kızı sarsana kadar bu oyununa devam etti. Kağıdı buruşturup yere attı ve eğitmenin aşağılayıcı sözlerine kulak asmadı. “Annem nerede?” Dudakları sinirden büzülmüş, gözleri kısılmış ve yanakları alev alev olmuştu. Nefret içinde yüzen bakışları keskince o adamı süzüyordu. Annesinin kucağında uyumayı istiyordu ya da hiç doğmamış olmayı. “Birilerinin koynundadır yine. Başka nerede olabilir ki.” Küçük kız yanmaya başlayan gözlerine lanet ederken ağlamamayı umuyordu. Hayır, o kötü adam yalan söylüyordu. O kötü adam hiç doğru söylememişti ki zaten. İğrenç bir yaratıktan öte başka bir şey değildi o. Akan gözyaşlarının kendisini ele vereceğini düşünen küçük, iki eliyle yerlerde sürünen elbisesinin eteklerini tuttuğu gibi koşmaya başladı. Koşarken bildiği tüm müstehcen kelimeleri boşluğa sarf ediyordu. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu, sanki bir şeyleri kanıtlamak istercesine. Koşuyordu. Rüzgar sert bir tokat gibi yüzüne çarparken hislerini kaybetmiş olduğuna inanıyordu. Ne etrafı görebiliyor, ne bir kuş cıvıltısı duyuyor, ne de birdenbire bozan havanın gökyüzüne bıraktığı yağmurları hissediyordu. Sonrası boşluktu. Bilinmez, karanlık ama huzur verici. Rahatlatıcı. Ve öldürücü.

En son hatırladığı şey ayağının bir taşa takılıp yere düşmesi olmuştu. Tüm kuvvetiyle yere düştüğünde beyaz suretini renklendiren kıpkırmızı kanlar artık her yerdeydi. Sağ gözü tamamen bir boşluğa bakıyordu. Karanlıktı her yer. Kanın varlığı hissedilebiliyordu ama her yerden. Sol gözü birkaç saniye açık durabilmişti sadece. O da bir boşluğa bakarken hıçkırıkları gözyaşlarına karışıyor ve yankılanıyordu. Ölümü bu kadar çok mu istemişti ya da yaşı ölmek için müsait miydi? Hani insanlar yaşlanınca ölürlerdi. Takma dişlerini suyla dolu bir bardağa koyduğun zaman ya da alnında, göz çevrelerinde, çenende kırışıklar oluştuğunda ya da saçların beyazladığında değil miydi ölüm? Korktu, ürperdi ölümden. Şimdi sonsuza kadar hep bir boşluk içinde mi yaşayacaktı? Annesi olmadan; oyuncakları, hayali arkadaşları ve resimleri olmadan. Tekrar ölmeyi diledi; ama bu bir şeyi değiştiremezdi sonuçta. Her ölüm sonunda bir boşluğa hapsolmak vardı. Tıkılıp kalmak. Gözlerini bir daha açamayacağını sandı küçük kız. O yüzden hayata döndüğünde şaşkınca etrafı süzüyordu. Yeniden doğduğuna inanıyor ve bu düşünce daha da ağırlaştırıyordu her şeyi. Hiç var olmamayı isterdi; ne ölümü, ne de yaşamı. Alnında bir el hissetti, annesinin elleri kadar sıcak ve yumuşaklardı. Sol gözünü açabildi sadece, sağ gözünde açmasını engelleyen bir sargı bezi vardı. Hareket etmeyi denedi; ama hissettiği acı dayanılmazdı. Yaşadığına karşılık veriyordu bu acılar, başındaki, kollarındaki ve dizlerindeki. Küçük kız bütün bunlara rağmen ağlamaya başladı, annesinin kolları arasında uyumak istiyordu çünkü. Yapamıyordu onsuz. “Beni bırakma.”

Çatallaşmış sesi bu anısından hatırladığı son şeydi. O cümleden sonra annesine sarılıp sarılamadığını, iyileşip iyileşmediğini bilemiyordu, hatırlamıyordu. Gelip giden anılarında çocukluğunu arayıp durdu. Annesinin düzgün bir kumaş olmadığını öğrenişi, babasının yokluğu, arkadaşsızlığı, eğitmeni vardı çok eskilerde. Ama ne annesi, ne babası, ne de çocukluk hissi vardı onlarda. Eksik ya da kaybolmuş. Belki de hiç var olmamış. Bazı anılarını kendi de yaratmış olabilir, belki de bu yüzden bu kadar yetenekli rollerinde, geçmişine daha fazla anı yaratmasında. Nerede, nasıl büyüdüğü hakkındaki boşlukları kendi dolduracak mecburen. Belki zengin ve bir türlü çocuğa sahip olamayan bir aile onu evlatlık edinip başka bir ülkeye yerleşmiş olacaklar. Belki de kendi kaçmış olacak evinden, annesini bir adamla yatak odasında basmış olmasının ağırlığını taşıyacak omuzlarında. Ya da hiç gençlik dönemi yaşamamış olacak. Çocukluğu gibi bu dönemi de gömecek bilinmeyenler arasına. Kimin umurunda ki sanki geçmiş? Kimin umurundaki o? Kimin umurunda olan biten? İnsanlar doğuyorlar ve ölüyorlar. Büyümüyor, hissetmiyor, yaşamıyor. Ölüyorlar. Farklı olan yok, farklı diye bir şey yok. Sadece Claudia bu zinciri kırmaya çabalıyor yapamayacağını bilse de. Uğraşıyor, deniyor. Yeniliyor da belki.

Kalemi hala hareket ederken zamanın nasıl hızlı ilerlediğini fark edememişti. Tamamiyle boşalmış masalar, kararan hava, karşısında rahatça oturan adam. Bardağında birkaç yudum alınmış şarabı olduğu gibi duruyor ama hemen yanında oldukça güzel çizimlerin bulunduğu kağıtlar üst üste koyulmuştu. Bu zamanı kanıtlıyordu. “Neler çizdin bakalım?” Hector, kalın sesiyle merakını sunuyordu kadına. Gülümsedi. Neler çizdiğini hatırlıyor muydu acaba? Kağıtları eline aldı ve teker teker baktı. Hemen sonra ilgiyle bakan gözlerin sahibine resimleri sundu. Bir tanesinde hemen elinin altında duran şarap bardağı, diğerinde Hector’un bar kısmında içki hazırlayışı, bir başkasında toplam iki saat boyunca görüntülerini hiç değişmeyen ve öpüşen çift, en sondaki kağıtta da küçük sarı saçlı bir kız. Her şeyle ilgisini kesip o küçük kıza verdi dikkatini. Bir çiçeğe doğru eğilmiş ve burnunu o çiçeğe yaklaştırmış, kokluyordu. “Tek sahip olduğum gerçek bu küçük kız ve en nihayetinde yeteneğim. Baksana, küçükken ne kadar da şirinmişim.” Uyuşan sol elini hareket ettirirken kurduğu cümlelerin anlamsızlığı kısa bir sessizlik yarattı. “Bu kadar yoğun mu geçer her günün?” Bakışlarını Hector’a dikti. Konuşmak değil, yine dinlemek istiyordu. Konuşursa doğruları söyleyeceğinden korkuyordu çünkü. Sustu ve düşüncelerini ve ilgisi sadece karşısındaki adama yöneltti.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ruidoso de'Maréa
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 153
Kayıt tarihi : 13/11/10

MesajKonu: Geri: Anaïs Ventura.   Çarş. Kas. 24, 2010 7:38 pm

Seviyeniz Efsane

İyi Rpler

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Anaïs Ventura.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Legend Of Magic :: Başlangıç :: Rol Oyunu :: 
Seviye Alımı
-
Buraya geçin: