AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap



Legend Of Magic'e hoşgeldiniz! Sizleri aramızda görmekten çok memnunuz. Sitemiz bilindiği gibi bir rol oyunu sitesidir. Karakterinizi yaratmanızın ardından aramızda rol oyunu yapabilirsiniz. Sitemizin kurgusu ve sistemleri tarafımızca hazırlanmıştır. Her türlü sorununuzda bize ulaşmanız ve eğlenceli dakikalar geçirmeniz dileği ile.

LoM Yönetimi Sihirli Günler Diler.





















00 | 00 | 00 | 00





Paylaş | 
 

 Leon Aaron Dexter Bravery.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Leon Aaron D. Bravery
Gryffindor V. Sınıf
Gryffindor V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 25/11/10
Yaş : 24

MesajKonu: Leon Aaron Dexter Bravery.   Perş. Kas. 25, 2010 8:10 pm

24 Aralık 1956


Dışarıda bir yağmur bir kar karışık olarak zemine vuruyordu. Dışarısı o denli soğuktu ki dışarıya çıkan kişi dudakları mor, yanakları ve burnu al al olmuş bir şekilde geri dönüyordu. Odamdan dışarıya bakıldığında uzun bir çam ağacı gözler önüne serilmekteydi. O ağaç, Noel’de tarafımdan süslenir, tüm aile başına toplanırdı. Ailem soğuk bir topluluktu. Eğlence nedir bilmezlerdi, bu yüzden ağacın etrafına toplanıp hikâyeler anlatmak onların isteyerek yaptıkları bir şey değildi. 24 Aralık 1956 yılı hayatımın en güzel bayramını, cehennem ve acı dolu bir bayrama çevirmişti…
Sabah ilk uyandığımda dudaklarımda oluşan sevinç dolu gülümseme beni banyoya kadar takip etmişti. Ailede sevinç saçan tek kişi olmak çok zordur. Diğer kişilerin “Ne bu sevinç?” bakışları, sizin mutluluğunuzu söndürebilir. Fakat 16 yıldır onların arasında yaşadığımdan ötürü artık mutluluğumu koruyabiliyorum.

Yüzüme parça parça değip geri çekilen su damlaları beni ferahlatmıştı. Uykumdan resmi olarak ayıldıktan sonra banyonun pencerelerine acımasızca vuran kar tanelerine kulak kabartmıştım. Bir kedinin pencereyi tırmıklamasına benzetiyordum bu sesi. Soğuğu sevmeyenler için ideal bir hava durumu değildi bu. Fakat ben aldırmıyordum. Benim için havanın güzelliği yoktu; her mevsimin kendine özel güzellikleri vardı. Kapının sert bir şekilde tıklatılmasıyla yerimden sıçradım ve pencereye odaklanmış olan gözlerimi hızla kapıya çevirdim. Sert bir kadın sesi kulaklarımı tırmalamıştı. Teyzem Milly konuşuyordu;

“Hey! Haydi, herkes seni bekliyor, çık oradan!”
Gözlerimi devirerek aynadaki yansımama bir müddet bakmış ve dudaklarıma o gülümsemeyi tekrar yüklemiştim. Bu gün mutsuz olmamalıydım! Milly teyzenin benim hakkımda homurdana homurdana basamaklardan aşağı kata inmesiyle birlikte gıcırdayarak açılan banyo kapısını aralamış ve odama koşar adımlarla ilerlemiştim. Onları daha fazla bekletmemeliydim yoksa kahvaltımı mahvedebilirdim. Ancak pijamalı hâlimle ortalıkta dolaşmayı da sevmiyordum. Ahşaptan yapılmış kıyafet dolabımın kulplarına elimi attığım an, sol elimle tuttuğum kulp elimde kalmıştı. Evdeki en eski odaya ve en eski eşyalara ben sahiptim. Bunun nedeni kişilik bakımından aileme kesinlikle çekmediğimdendi. Ev tamamen tahtadan yapılmıştı. Bu yüzden ne zaman yağmur yağsa evin içi kötü bir kokuyla dolar ve odaların içleri nem yüklü olurdu. Şimdi olduğu gibi. Tahtaların arasından sızan soğukluktan bahsetmiyorum bile. Ciğerlerimden dışarıya püskürttüğüm sıcak hava beni ısıtabilecek tek şeydi. Varlıklı bir aileydik; ancak cimri olduğumuzu herkes bilirdi. Neyse ki kesinlikle onlara uymuyordum. Hiçbir bakımdan onlara benzemiyordum…

Önce sağ kapağını, daha sonra ise sol kapağını açtığım kıyafet dolabımdan muggle kıyafetlerimi çıkartmıştım. Ailem bu kıyafetlerden nefret ediyorlardı ancak ben çok seviyordum. Topuklarıma kadar inen siyah cüppelerden ve kafamdan iki kat büyük kapüşonlu kıyafetlerden giyip rahatsız olacağıma bu kıyafetleri giyiyordum. Bunun yanında, büyücü kıyafetlerinden daha çok yakıştıklarına eminim…

Üzerime koyu mavi renk bir kot pantolon, üzerine ise kısa kollu beyaz bir tişört giymiştim. Elime ise siyah, uzun kollu bir ceket aldıktan sonra beyaz spor ayakkabılarımı giymiş ve koşar adımlar ile merdivenlere doğru yönelmiştim. Ailemin sinirle mırıldandıklarını duyabiliyordum. Beni görmek istemediklerini hissetmeme rağmen basamakları hevesle iniyordum. Dudaklarımda istemsizce oluşan gülümsemenin ben bile farkında değildim. Kötü, cimri ve bencil olmalarına rağmen beni kahvaltı için bekleyen ailemi ilk gördüğüm anda gülümsememin aniden silinmesini ummuştum. Ancak onun daha fazla yayıldığını hissetmiştim. Neşe dolu sesim ile onlara seslenip yerime kıvrılmıştım…
“Günaydın!”


***

Evimizde söz hakkına sahip kişi; yani büyükbabam George’un gözlerinden bu sabah alevler çıkıyordu. Neden olduğunu biliyordum; kahvaltıya normalden 15 dakika geç başlamıştık. Normalde de çıt çıkmayan kahvaltı soframızın daha da sessiz oluşu beni tedirgin ediyordu. Genelde herkesin rahatını bozan ben olmuşumdur. Bu gün bunu yapmamalıydım; ancak kendime hâkim olamıyordum. Kanıma işlemiş bir sevinç vardı ruhumda, bunu ise içimde barındıramıyordum;

“Tanrım, bu gün Noel! En sevdiğim bayram… Elizabeth, tavan arasından Noel süslerimizi çıkartmamda yardımcı olur musun?”
Bakışlarımı Elizabeth’e çevirmiş olmama rağmen tüm bakışlar benim üzerimdeydi. Büyükbabamın ellerinden porselen tabağa çarpıp ahşap zemine düşen çatal-bıçakların seslerine kulak kabartmıştım. Bu sese rağmen bakışlarımı Elizabeth üzerinde topluyordum. Elizabeth benden 5 yaş küçük kuzenimdi ve Hogwarts’a henüz bu sene başlıyordu. Henüz elbette ki binaya sahip değildi ancak hangi binaya gireceğinden hepimiz emindik. Slytherin…

Omuzlarına kıvrım kıvrım inen altın sarısı saçları arasından koyu mavi gözlerini bana yöneltmişti Elizabeth. Ellerini karnı üzerinde kavuşturmuş ve iğneleyici bir ses tonu ile bana yönelmişti;

“Bu sene Noel’i kutlamıyoruz Aaron. Kutlasak bile sana yardım edeceğimi nerden çıkarttın?”
Kaşlarımı çatmış ve dudaklarımdaki gülümsememin aniden silinmesine yol açmıştım. Bir açıklama istermiş gibi masadaki tüm aile bireylerine bakışlarımı sunmuştum. Büyükbabama, anneme, babama, dayıma, teyzeme ve kuzenlerime… Kimseden ses çıkmadığında ise elimdeki çatal ve bıçağı kahvaltı tabağıma dayamış, büyükbabama yönelmiştim;

“Noel’i kutlamayacağız da ne demek… Tamam, çam ağacının etrafına kurulup benimle vakit geçirmek istemediğinizi bende biliyorum. Ancak bu geleneksel bir Hristiyan bayramı. Bunu öylece kenara ittiremezsiniz. Ufakta olsa kutlama yapmayacak mıyız yani?"
Büyük babamın saçlarından biraz daha koyu olan gri gözleri benim gözlerime odaklanmış ancak istifini bozmadan mutfaktan fırlayıp gelen hizmetçiden çatal ve bıçağını vermesini istemişti. Martha mutfaktan yeni bir takım getirirken ben yeni bir cümleye adım atmıştım;

“Soğuk kış gününde şöminenin etrafına oturup ailece bir şeyler yapabiliriz… Piyano çalabilirim… Veya-… Veya Jane bize şarkı-…”
Sözüm teyzem Milly tarafından kesilmişti. Sesinde öfke olmasıyla birlikte tarif edilemeyecek kadar ağır bir acı vardı. Gözlerimi sabırsızlık ve merakla ona çevirmiştim;

“Az önce bir mektup aldık Bravery… Martha! Bay Aaron’a mektubu getir! Hemen!”
Martha’nın tökezleyerek yanıma gelmesiyle önlüğünün iç cebinden çıkartmış olduğu parşömen kâğıdını elime almıştım. Mektup resmi bir mektup olmakla birlikte bakanlıktan gelmişti. Mektupta yazılanlar tamamen şöyleydi;

“28 Kasım 1956 yılında gerçekleştirilmiş olan Ölüm Yiyen'lere karşı savunma esnasında maalesef bazı kayıplarımız olmuştur. Bu kayıpların bazıları ölümle sonuçlansa da bazı kişiler hâlâ bulunamamıştır. Ailenizde seherbaz olarak görev alan Anderson J. Bravery bu savaşta ortalardan kaybolmuştur… Onu arama çalışmaları-…”


Mektubun devamı yoktu. Kâğıdın sonunda yanık izleri vardı fakat henüz bununla ilgilenmiyordum. Boğazım düğümlenmişti ve gözlerimde şok ifadesi belirmişti. Büyükbabam hariç tüm aile bana bakmaktaydı. Evdeki en sakin birey ben olmama rağmen elimi sertçe masaya vurmuş ve ayağa kalkmıştım. Masadan aşağıya yuvarlanan su şişesi kırılmış ve ahşap olan zemini ıslatmıştı. Büyükbabamın haykırması ile bakışlarımı ona çevirmiştim. Dişlerimi sıkıyordum; gözlerimden çıkan alevlerin ne denli kuvvetli olduklarını hissedemiyordum;

“Ne yaptığına bak sersem! Amacın ne!? Evi tahta kurtları mı ele geçirsin? “
Onu dinlememiştim. Tüm aileye neredeyse bağırıyordum;

“Doğru söyleyin bana! Mektubun devamı nerede!? Öldü mü amcam!?”

***

Parmaklarım dudaklarım arasındaydı. Tırnaklarımı kemiriyordum. Bunu açlıktan mı yoksa stresten mi yaptığım muammaydı, ancak doğru düşünmediğimi de biliyordum. Aileme yönelttiğim soruların hiçbirinin cevabını alamamıştım. Elimde yarım bir mektup bulunuyordu. Kalbime büyük bir korku ve acı yüklenmişti. Büyükannemden sonra amcamı da kaybetmek istemiyordum. Ailemde yalnız olmadığım tamamen doğruydu. Amcam Gryffindor mezunuydu; tıpkı büyükannem gibi… Bu koca ailede yalnızca onlara çekmiştim. İçimde bencillik, cimrilik veya şeytanlık hissi bulunmuyordu. Diğerleri gibi Slytherin binasında yer almıyordum. Tıpkı onlar gibiydim! Büyükannemi kaybettiğim zaman kendimi boşlukta gibi hissetmeme rağmen beni avutan amcam yanımdaydı. Şimdi onu da kaybedersem kimin beni teselli edeceğini bilmiyordum.

Yumuşak yatağımda yüz üstü yatarken kapımın direkt olarak açılması ile birlikte heyecanla doğrulmuştum. Amcamın kaybolduğunu söyleyen mektubu okumama rağmen henüz tek bir damla dahil göz yaşı dökmemiştim. Sanırım insanın yaşı arttıkça daha da fazla güçleniyordu. Büyükannemi kaybettiğim zaman bu denli güçlü olamamıştım. İçeriye süzülen inanılmaz güzellikteli Elizabeth kollarını kavuşturmuş ve sırtını duvara yaslamıştı. 11 yaşında olmasına rağmen kendini bilmiş bir tavrı vardı ve şaşkınlık verircesine fazla bilgiye sahipti. Daha sonra biraz yüksek sesle bana yönelmişti;

“Senin kadar bencil ve aptal biri görmedim Aaron! Hepimiz Anderson’ın kaybolduğu için üzgünüz ancak senin gibi duvarlar arasına saklanmıyoruz. Bıktık bu kasvetten! Kendine gel artık. Büyükbabamı sinirlendiriyorsun…”
Üzülmüşlermiş… Neden buna inanamıyordum? Amcamın da benim gibi olduğu için, hatta ayrı olarak seherbaz olduğu için ondan nefret ediyorlardı. Şimdi de kalkmış, Elizabeth bana onların da üzgün olduklarını söylüyorlardı. Ailem – anne ve babam da dahil – tam anlamıyla duygusuz bir topluluktu. Üzüntü neydi bilmezlerdi. Yazık...

“Odadan çıktığımda hiçbir şey değişmeyecek Elizabeth! Gülsem dahil suçluyum. Ayrıca normal insanlar üzüntülerini böyle ortaya koyarlar, bilir misin? Yalnız kalıp etrafta görünmeyerek…”
Bedenimi yatağıma tekrar saplamış ve yönümü Elizabeth’in zıt kutbuna çevirmiştim. Gözlerimi kapatıp dizlerimi karnıma çektiktren sonra ise kin ile birlikte Elizabeth’e seslenmiştim;

“Şimdi… Defol!”
Kapı sertçe çarpılıp kapanmış ve tavandan üzerime doğru toz bulutları hücum etmeye başlamıştı. Buna o kadar fazla alışmıştım ki artık istifimi bozmuyordum. Belki de uyumak duygularımı yumuştmamın en doğru yönü olacaktı… Evet, yeni bir gün doğana kadar uyumak istiyordum. Noel’i ilk defa atlatmaya heves ediyordum. Kendimi ilk defa onlardanmış gibi hissetmiştim.

23:48

Gözlerimi araladığımda direkt olarak pencereye bakar olarak uyanmıştım. Hava karanlıktı ve evde tüyler ürpertici biçimde çalan bir ses vardı. Üzerimdeki ince pikeyi vücudum üzerinden sıyırıp atmış ve yataktan kalkmıştım. Gözlerime doğru inen uzun sarı saçlarımı elim ile geriye attıktan sonra içeriye hava girmesi için penceremi hafifçe açmıştım. Kutup rüzgârları kadar soğuk olan rüzgâr tenimi yalamaya başlamıştı. Uykulu bir şekilde kaşlarımı hafifçe havaya kaldırmış ve çıplak ayaklarımla banyoya doğru yol almıştım. Musluktan akan ince ve soğuk suya elim değdiği an neye uğradığımı şaşırmıştım. İliklerime kadar üşüdüğümü hissediyordum. Fakat uyanabilmek için yüzümü yıkamalıydım. Avcuma doldurduğum su kütlesine baktığımda hemen onu yüzüme sıçratmak istemiştim; çünkü daha fazla elimde tuttuğumda suyun buz kalıbına döneceğini düşünmüştüm. Yüzümü bol su ile yıkadıktan sonra musluğu kapatmış ve yanaklarımdan boynuma doğru akan soğuk su damlalarını aynadaki yansımamdan gözlemlemiştim. Ağlamadığımı ve normalden de fazla uyku uyuduğumun farkındaydım; ancak neden gözlerimin kan çanağına döndüğünü açıklayamıyordum. Yüzümü yumuşak bir havlu ile kuruladıktan sonra sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başlamıştım. Üzerimde kırmızı renk kolsuz bir kıyafet vardı; altımda ise beyaz bir eşofman altı… Ayaklarım çıplaktı. Salona hiç böyle ince inmemiştim. Basamaklara adım attığım an tüylerim diken diken olmuştu. Tanrım, hava gerçekten soğuktu. Rüzgar eşliğinde ileri geri hareket eden ve hareket esnasında gıcırtı çıkartan odamın kapısını durduğum yerde duyabiliyordum. Dönen merdivenlerden aşağıya indikten sonra kollarımı kavuşturarak bir balo salonu gibi büyük olan salonumuza ilerlemeye başladım. Kapı eşiğine doğru geldiğimde benim kullandığım siyah piyanoyu görebiliyordum. Sesin ondan geldiğini düşünmüştüm ve hafif bir tebessümle bir adım atmıştım. Ancak daha sonra duraksamıştım… Ailede yalnızca amcam ve ben piyano çalıyorduk. Kuzenlerim ve geriye kalan diğer aile bireyleri müziğin zayıflık olduğunu kendilerine kabul ettirmişlerdi. Bu nasıl bir mantıktır bilmiyordum ancak şu anda bunu düşünmüyordum. Ben buradaydım ve piyanoyu çalmıyordum. Geriye yalnızca amcam kalıyordu. Dudaklarıma aniden yüklenmiş olan heyecan dolu gülümseme ile birlikte salona tam olarak giriş yapmıştım…

Salona girdiğimde aniden sesi kesilen piyanoya bakışlarımı çevirmiş ve orada kimsenin olmadığını fark etmiştim. Kaşlarımı şaşkınlıkla çattıktan sonra koşar adımlarla piyanonun bulunduğu yere gitmiştim. Piyano koltuğuna elimi attığım an tarif edilemez bir soğuklukla karşılaşmıştım. Burada biri otursaydı, koltuğun sıcak olması gerekirdi… Hayal gücüm bana duymak ve görmek istediklerimi mi göstermişti? Uyandığımdan beri dinlediğim o acı dolu piyano sesinin yalan olduğunu mu öğrenmiştim? Bunun doğru olduğunu reddetmek istiyordum. Ensemde hissettiğim soğukluk ile aniden arkama dönmüş olamama rağmen tekrar bir hiçlikle karşı karşıya gelmiştim. Tek gördüğüm salon kapısının, benim odamdaki kapının olduğu gibi rüzgar eşliğinde ileri geri gitmesi olmuştu. Gözlerimi devirerek bedenimi piyano koltuğuna atmış ve kambur bir şeklilde oturarak dirseklerimi dizlerime geçirmiştim. Vücudumun kasvetle dolduğuna inanamıyordum. Olağan dışı şeyleri hayal etmekle birlikte ne zaman bir şey olsa amcamın gelmiş olduğuna kendimi inandırıyordum. Belki de yeterince iyi uyuyamamıştım? Fakat kendimi kandırıyor gibiydim. Ne kadar uyumuştum? 3 gün mü? Çünkü bir daha uyumak istemiyor gibi hissediyordum…

Onlarla iletişimden ne kadar kaçınmak istesem bile beni dinlemelerini istermişçesine anne ve babamın odalarının önünde dikilmiştim. Sağ elimi kapının orta yerine atmış, sol elimle ise kapı kulbunu tutarak onu açmaya çalışmıştım. Ancak ya kapı kilitliydi ya da önünde bir şey vardı ki kapı açılmıyordu. Hafifçe eğilerek kapının anahtar deliğinden içeriyi görmek görmek amacıyla gözlerimi dört açmıştım. Ancak yalnızca bir karartı görmüştüm. Olduğum yerden hiçbir şeyi seçemiyordum.

İkinci seçenek olarak James’in odasına gitmeye karar vermiştim. James benden 1 yaş küçük kuzenimdi. Kestane rengi saçları vardı ve gözleri simsiyahtı. Teni çok hafif esmer olmasına karşın yakışıklı bir çocuktu. Bana Elizabeth’ten daha da yakın davranıyordu. Fakat bu yakınlık beni şaşırtırcasına büyük bir yakınlık değildi. O da diğerleri gibi soğukkanlıydı. Ancak beni sevmediğini söyleyemezdi.

Kuzenimin kapısının önünde durduğumda direkt olarak elimi kapı kulbuna atmıştım. Ancak onu çeviremeden ayağıma değen ılık sıvıya gözlerimi dikmiştim. Ayak tabanımın koyu kırmızı renk almasıyla birlikte yüzümün bembeyaz kesilmesine izin vermiştim. Beni kan tutuyordu ve kanın kokusunu hissedebiliyordum. Tarif edilemeyecek kadar kötü bir baş dönmesi ve mide bulantısı ile birlikte ahşap zemine vücudumu geçirmiştim. Ayık kalmak için kendimi inanılmaz derecede kasıyordum. Geçici olarak nefes almayı kesmiş ve gözlerimi faltaşı gibi açmış bir biçimde etrafıma bakmaya başlamıştım. Kanın nereden geldiğini görmeye çalışıyordum ki James’in odasının altından süzülen kan kütlesini tekrar görmüştüm. Hızla ayağa kalkmış ve kapının kulbunu hızla çevirmiştim. Tekrar kilitli bir kapı ile karşılaştıktan sonra ise kan göletinin arasında gerileyerek tüm kuvvetimi vücudum içerisinde belirginleştirmiştim. Olağan hızımla James’in odasının kapısına doğru koşmaya başlamış ve kapının üzerine atlamıştım.

Kapı ince ve tahta olmasıyla birlikte çabucak kırılmıştı ancak bir engebenin üzerine düşmüştüm. Kendimi kapının üzerinden çekerek ayağa kalkmış, kapıyı yukarıya kaldırmıştım. Gördüğüm tek şey ise James’in ölü bedeni olmuştu. O an ne yapacağımı bilemeden geri adımlarımla James’den uzaklaşmaya başlamıştım. Omuzlarımdan tutan iki soğuk el ile birlikte bakışlarımı, damarlarımda akan ılık kanı dondurmuştum. Ölesiye korkuyordum ki arkama dahil bakamıyordum. Kulağıma değen soğuk bir dudak ile birlikte fısıltı eşliğinde çıkan sesi dinliyordum;
“Uzaklaş buradan… Evden, cesetlerden, benden!" Sessizlik olmuştu. Ancak soğul el omuzlarımdaydı. “Arkana bile bakmadan koş!”

Vücudum serbest kaldığında bana verilen görevi gerçekleştirmemiş ve aniden arkama dönmüştüm. Mor dudaklara, kırmızı göz çevresine ve bembeyaz tene sahip olan amcamın korkunç görüntüsünü görmüştüm. Karanlıkta duruyordu ancak onu seçebiliyordum. O anda ne yapacağımı bilememiştim. Amcam yaşıyordu; fakat onun bu hâle nasıl geldiğini merak ediyordum. Bu odada ne işi vardı ve bana neden öyle seslenmişti? Amcamı çok sevmeme rağmen ona karşı inanılmaz bir korku beslemeye başlamıştım. Hırıltı ile bana bakmaya başladıktan sonra bana bağırmaya başlamıştı;

“Arkana bakmadan koş demiştim!”
Karnıma değen bir darbe ile birlikte odanın bir diğer ucuna kadar uçmuş ve sırtımın aynaya çarparak aşağıya benimle birlikte düşmesini sağlamıştım. Çizikler içerisinde yara alan sırtımdan sızan kanlarla birlikte bana inanılmaz bir hızla gelen amcama garip bir ifade ile bakmaya başlamıştım…

“Dayanamıyorum artık…” demişti ve kolumu eline almıştı. "Kaç dediğimde tamamen ciddiydim Leon!” Başını koluma biraz daha yakınlaştırmış ve anlamadığım türden birkaç kelime söylemişti. Amcamın o anda tam olarak neye dönüştüğünü çözebilmiştim. Salise farkıyla hızla elimi çekmiştim; ancak onun sivri dişlerinin kolumu hafif bir yarık içerisinde bırakmasına engel olamamıştım. Amcamın faltaşı gibi açılan gözleri ile birlikte koluma yüklenen alev dolu acı doğrultusunda haykırmıştım. Onun olduğu yöne bakışlarımı çevirdiğimde amcamın çoktan ortadan kaybolduğunu fark etmiştim. Acının yavaş yavaş azaldığını fark hissediyordum. Fakat onca haykırışla birlikte neden hâlâ diğer aile bireylerinin uyanmadıklarını merak etmeye başlamıştım. Onların da tıpkı James gibi ölmüş olduklarını ise dakikalar içerisinde kavrayabilmiştim. Kararan gözlerimle birlikte yorgun ve güçsüz kalmış bedenimin uyku içerisinde kalmasına engel olamadan hayata gözlerimi kapamıştım. Acaba bir daha açabilecek miydim?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ruidoso de'Maréa
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
Müdür Yardımcısı & SYB Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 153
Kayıt tarihi : 13/11/10

MesajKonu: Geri: Leon Aaron Dexter Bravery.   Cuma Kas. 26, 2010 2:16 pm

Seviyeniz Efsane

İyi rpler

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Leon Aaron Dexter Bravery.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Dexter labaratuarı karakterleri

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Legend Of Magic :: Başlangıç :: Rol Oyunu :: 
Seviye Alımı
-
Buraya geçin: